Demir Eksikliğinde Ferritin Nasıl Yükseltilir? Beslenme ve Takviye Rehberi

feriritin molekülü

Sizin de kronik yorgunluk, halsizlik, saç dökülmesi, sabahları uyanamama, sürekli üşüme, çarpıntı, kilo verememe, odaklanma sorunları vb. yaşadığınızda aklınıza ilk gelen şey “herhalde demirim düştü” mü? (1)

Doktora gidiyorsunuz, tahlil yapılıyor ve size “et ye, kuru üzüm tüket, her sabah pekmez iç” denilip elinize standart bir demir hapı reçetesi tutuşturuluyor. Başlangıçta düzenli kullanmanıza rağmen bir noktada kopuyorsunuz; aylar geçiyor, o demir depoları bir türlü dolmuyor. Üstelik demirin neden olabileceği mide bulantısı ve kabızlık da cabası (2).

Ferritin yapısı ve demir depolama.

Bize yıllarca demir içeren gıdaları bol miktarda tüketerek bu sorunu çözebileceğimiz söylendi. Ancak tahlil sonuçları geldiğinde o ferritin (depo demir) değerinin yerinden bile oynamadığını gördünüz ve “Acaba yeterince yemedim mi, diyetime uymadım mı?” diyerek kendinizi suçladınız ya da “benim hep düşük gelir” diyerek süreci boşladınız. Ancak aylar süren çabalara rağmen o tahlil sonuçlarının düzelmemesinin öğrenmeniz gereken çeşitli nedenleri var. Sorunu çözmek için biyolojinin temel kurallarını, bağırsak florasını ve hormonları hiçe sayan o ezberci, eski tip beslenme tavsiyelerinden kurtulup işin mutfağını öğrenmeniz gerekli. Gelin, arka planda işleyen bilime ve bu verileri kullanarak bedeninizi nasıl bir “demir mıknatısına” dönüştürebileceğinize birlikte bakalım (3).

Cüzdandaki Nakit vs. Bodrumdaki Kasa: Serum Demir ve Ferritin

Tahlil sonuçlarınıza baktığınızda demirin genellikle iki farklı değer üzerinden değerlendirildiğini görürsünüz: Serum Demir ve Ferritin. Bu ikisinin farkını anlamak, sürecin ilk adımıdır.

Vücudumuzu devasa bir fabrika, demiri ise bu fabrikanın işlemesi için gereken hammadde olarak düşünün. Serum demir, o an kanınızda dolaşan, yani fabrikanın günlük işlemler için “cebinde taşıdığı nakit para” gibidir. Dün gece yediğiniz etli bir yemek bile bu değeri sabah yüksek gösterebilir. Ancak Ferritin, sizin o bodrum katındaki asıl “banka kasanızdır” (depo demir) (4).

(Burada ufak bir parantez açalım: Tahlillerde sıklıkla sadece kanda dolaşan serbest demire veya kan sayımında hemoglobine bakılarak “kansızlık yok” denilebilir. Oysa gerçek bir hücresel açlık yaşayıp yaşamadığınızı, ya da en azından yaşamak üzere olup olmadığınızı gösteren asıl şey ferritindir. Cüzdanınızda o an 100 lira olması, banka hesabınızın eksi bakiyede olduğu gerçeğini değiştirmez!) (5)

Peki, bu banka kasası neden sürekli boşalır? Aslında sistemdeki bu düşüşün temel nedeni çok basit bir matematiksel dengesizliktir: Vücudunuza giren demir miktarının (ve buna bağlı olarak üretilen hemoglobinin), çeşitli yollarla harcanan veya kaybedilen demir miktarından daha az olmasıdır. Bu negatif bakiye tablosunu yaratan potansiyel nedenleri üç ana grupta toplarız (6):

  1. Beslenme yoluyla yetersiz demir alımı veya alınan demirin emilimini bozan sindirim sistemi problemleri (çölyak hastalığı, mide-bağırsak operasyonları, kronik inflamasyon veya mide asidini düşüren ilaçların kullanımı) (7).
  2. Kadınlarda yoğun geçen menstrüel (adet) kanamalar, gizli mide-bağırsak kanamaları (ülser, polip vb.) veya uzun mesafe koşucularında olduğu gibi ayak tabanındaki kırmızı kan hücrelerinin mekanik olarak sürekli parçalanması (hemoliz) gibi durumlarla yaşanan kronik demir kayıpları (8).
  3. Hamilelik, emzirme, hızlı büyüme çağları (ergenlik) gibi bedenin aniden çok daha fazla hammaddeye ihtiyaç duyduğu, artan fizyolojik talepler (9).

(Yani anlayacağınız, kasanın boşalmasının sebebi her zaman sadece demirden fakir beslenmeniz değil; bazen de kasanın altında bizim fark etmediğimiz bir sızıntı olması veya fabrikanın aniden çift vardiya çalışmaya başlamasıdır.)

Peki demiri nereden ve nasıl alacağız ki açık kapansın?

Heme Demir ve Non-Heme Demir Konusu:

  • Heme Demir (Hayvansal Kaynaklar): Kırmızı et, karaciğer, kümes hayvanları, sakatat ve deniz ürünlerinde bulunur. Heme demir, bağırsaklarımızdaki emilim noktalarına adeta VIP kapıdan giren özel bir davetli gibidir. Kendi özel taşıyıcı sistemi (HCP1) sayesinde fitat veya tanen gibi engellere takılmadan doğrudan emilir ve biyoyararlanımı (emilim oranı) %15 ila %35 gibi muazzam seviyelere ulaşır (10).
  • Non-Heme Demir (Bitkisel Kaynaklar): Ispanak, mercimek, baklagiller, kuru yemişler ve pekmezde bulunan demir türüdür. Bu demir türü, etkinliğe girmek için uzun bir kuyrukta bekleyen, kapıdaki her türlü engele (fitatlar, tanenler, lektin, kalsiyum) büyük oranlarda takılan sıradan bir müşteri gibidir. Emilmeden önce midede form değiştirmek zorundadır (Fe3+’ten Fe2+’ye indirgenme) ve emilim oranı maalesef sadece %2 ile %10 arasındadır (11).

(Yani Temel Reis’in ıspanak yiyerek demir gibi güçlendiği hikayesi, maalesef biyolojik olarak pek de doğru değildir. Bitkisel gıdalar harika lif ve mineral kaynaklarıdır ancak demir depolarını doldurmak için onlara bel bağlamak ve doktorunuzun önerdiği tedaviyi reddetmek, süreci sadece uzatacaktır.)

Popeye, ıspanak kutusunu açıyor.

Biyolojik Mayın Tarlası: Emilimi Artıranlar ve Azaltanlar

Diyelim ki demir açısından zengin bir öğün hazırladınız. Tabağınızdaki o değerli demirin kana ne kadar geçeceğini, o an tabağınızda (veya bardağınızda) bulunan diğer eşlikçiler de belirler:

  • Sabotajcılar (İnhibitörler): Bitkisel (non-heme) demir tüketirken içtiğiniz bir fincan kahve, demir emilimini önemli ölçüde düşürür — çalışmalarda bu etki %39 ile %54 arasında raporlanmıştır; ancak bu oran kahvenin türüne, öğündeki demir kaynağına ve miktarına göre değişir (12). Eğer kahvaltınıza çay veya süt ürünleri gibi tanen/polifenol ve kalsiyum kaynaklarını da dahil ederseniz bu blokaj oranı dramatik biçimde artar(13). Keza baklagillerin ve tahılların kabuğunda bulunan fitatlar da (lektinler), non-heme demiri adeta kelepçeleyip vücuttan atılmasına neden olur. (Yıllarca “kan yapsın” diye sabahları aç karnına pekmez yiyip, üzerine de bir bardak demli çay veya süt içtiyseniz, o demirin neden size hiç fayda sağlamadığını şimdi çok daha iyi anlıyorsunuzdur.)
  • Kurtarıcılar (Emilim Arttırıcılar): Non-heme (bitkisel) demirin emilimini şahlandıran en güçlü ajan bildiğimiz C Vitamini (Askorbik Asit)‘tir. Klinik çalışmalar, öğüne eklenen sadece 80 mg C vitamininin non-heme demir emilimini anında %30 oranında artırdığını, C vitamini zengini bir meyve suyunun ise emilimi 4 katına kadar katlayabildiğini kanıtlamıştır (14). Ayrıca bilimin “Et Faktörü (Meat Factor)” dediği önemli bir bulgu daha vardır: Bitkisel bir demir kaynağını, az miktarda da olsa hayvansal bir et/tavuk/balık ürünüyle aynı tabakta tüketmek, o bitkisel demirin emilimini doğrudan artırır (15). (Kıymalı sebze yemekleri bu yüzden biyolojik olarak kusursuz bir fikirdir.)

Neden Ispanak ve Pekmezle Tek Başına Yetersiz?

Bitkisel gıdalardaki (non-heme) demir, diyetimizdeki toplam demir alımının %85-90’ını oluştursa da, kana karışma (emilim) oranı yalnızca %2 ile %10 arasındadır (17). Dahası, bu bitkiler hayatta kalabilmek için kendi içlerinde fitat ve oksalat adı verilen koruyucu zırhlara sahiptirler. Yani Temel Reis’in ıspanak yiyerek demir gibi güçlendiği efsanesi maalesef klinikte çalışmaz; çünkü ıspanağın içindeki o bol miktardaki demir, oksalatlar tarafından öylesine sıkı kelepçelenmiştir ki, vücudunuz onu kullanamadan sistemden atar. Sadece bitkisel kaynaklara bel bağlarsanız, o uzun kuyrukta bekleyen misafirler (non-heme demir) hiçbir zaman VIP kapıdan geçip etkinlik alanına (hücreye) ulaşamaz (18).

Farklı baklagiller ahşap kaşıkta.

Gerçek Çözüm: Hayvansal (Heme) Demir

O bodrum katındaki banka kasasını (ferritini) gerçekten doldurmak istiyorsanız, hücrenin doğrudan tanıdığı ve hiçbir engele takılmadan içeri aldığı Heme Demire ihtiyacınız vardır. Kırmızı et, karaciğer, kümes hayvanları ve deniz ürünleri gibi hayvansal kaynaklar, vücudumuza demiri bir porfirin halkası (heme molekülü) içinde, yani adeta zırhlı bir araç içinde sunarlar. Bu zırhlı araç, midedeki asitten, içtiğiniz çaydaki tanenden veya yediğiniz yoğurttaki kalsiyumdan çok daha az etkilenerek bağırsaklardan %25-30 gibi yüksek bir oranla emilir. Yüksek doz kalsiyumun heme demir emilimini kısmen azaltabileceğine dair bulgular olmakla birlikte, bu etki non-heme demirdeki kadar belirgin değildir (19).

(İşin matematiği çok nettir: Hayvansal kaynaklardan gelen heme demir, günlük omnivor diyetimizin sadece %10-15’ini oluştursa da, biyoyararlanımının yüksekliği sayesinde vücudumuza giren toplam “emilmiş” demirin %40’ından fazlasını tek başına karşılar.) (20) Yani her gün tabaklar dolusu pekmez yiyip kan şekerini fruktozla zıplatmaktansa, menünüze ekleyeceğiniz bir miktar deniz ürünü veya doğru pişirilmiş kırmızı et, o kasayı metabolizmanızı yormadan çok daha hızlı ve efektif şekilde dolduracaktır.

Beslenme Yetersiz mi Kaldı? Takviyeler Dünyasına Giriş

Beslenmenizi C vitamini kalkanıyla donattınız, et faktörünü akıllıca kullandınız, çayı kahveyi öğünlerden uzaklaştırdınız ve menünüze kaliteli heme demir kaynaklarını eklediniz. Ancak bazen fabrikanın altındaki o sızıntı (yoğun adet kanamaları, emilim bozuklukları veya artan fizyolojik ihtiyaçlar) o kadar büyüktür ki, sadece yiyeceklerle bu açığı kapatmak aylar, hatta yıllar alabilir. İşte tam bu noktada, bedeninizi daha fazla yormamak ve tükenmiş depoları hızla toparlamak için dışarıdan medikal bir destek almamız gerekebilir.

Gelin, demir takviyeleri dünyasına ve bize yıllarca dayatılan “aç karnına her gün iç” efsanesinin neden çöktüğüne birlikte bakalım.

Demir Takviyelerinin Biyokimyasal Karnesi: Hangisini Seçmeli?

Her demir hapı vücudumuzda aynı dilden konuşmaz. Eğer takviye alıyorsanız, ne aldığınızı bilmek iyi bir fikir:

  • İnorganik Tuzlar (Demir Sülfat, Fumarat, Glukonat): Reçete edilen en standart, en ucuz formlardır (Sırasıyla %20, %33 ve %12 oranında saf elemental demir içerirler). Kanı hızlı yükseltirler ancak bağırsakta hızla serbest demire parçalandıkları için, kullanan hastaların %30 ila %47’sinde şiddetli mide-bağırsak şikayetleri yaratırlar (21).
  • Demir Bisglisinat (Aminoasit Şelatları): Demir mineralinin iki adet glisin aminoasidine bağlanmış korunaklı halidir. Bu sayede midede serbest kalmadan bağırsaklara ulaşır; fitat ve tanenlerin oluşturduğu biyolojik bariyere daha az takılarak emilirler. Mevcut pilot çalışmalar, standart ferröz sülfata kıyasla mide-bağırsak yan etkilerinin belirgin biçimde daha az görüldüğüne işaret etmektedir; ancak büyük ölçekli karşılaştırmalı veriler hâlâ sınırlıdır (22).
  • Lipozomal / Sukrozomiyal Demir: Demirin etrafının yağ (fosfolipid) baloncuğu ile kaplandığı en yeni taşıma teknolojisidir. Mide asidinden hiç etkilenmez, truva atı gibi doğrudan hücreye geçer ve mide-bağırsak yan etkilerini neredeyse sıfıra indirir (23).
  • İntravenöz (Damar Yolu) Demir (Ferrik Karboksimaltoz vb.): Özellikle hap formlarını tolere edemeyenlerde, aktif inflamatuar bağırsak hastalığı (Crohn/Ülseratif Kolit) olanlarda veya ağızdan alınan demirin emilemediği çok şiddetli anemilerde depoları (ferritini) hızla dolduran hayat kurtarıcı bir modern tıp protokolüdür.
Demir kapsül ve kırmızı hücreler.

Biyoyararlanım vs. Hasta Uyumu: Bitmek Bilmeyen Savaş

Bize yıllarca demir haplarını “ne olursa olsun aç karnına iç” dediler. Matematiksel olarak haklılar; boş midede demir emilimi %28’lere kadar çıkarken, yemekle birlikte bu oran çok daha düşük seviyelere iner. Ancak klinikte işler matematikteki gibi yürümez. Tıbbın o ünlü ve sarsılmaz kuralını unutmamak gerekir: En iyi ilaç, hastanın kullanabildiği ilaçtır. Matematiksel olarak aç karnına %28 emilim muazzam görünse de, hasta o dayanılmaz mide ağrılarından dolayı 3. gün ilacı çöpe atıyorsa, emilim oranı %0’a düşer.

Peki, o hapı yuttuğunuzda mideniz neden bulanıyor? Gelin, arka planda işleyen o toksikolojik mekanizmaya, yani Fenton Reaksiyonuna birlikte bakalım.

Aç karnına aldığınız o inorganik demir hapları (genellikle ferröz sülfat), mideyi geçip bağırsak lümeninde serbest kaldığında, hidrojen peroksit ile reaksiyona girerek bilinen en saldırgan serbest radikallerden biri olan hidroksil radikallerini (∙OH) üretir. Bu saldırgan radikaller doğrudan bağırsak epitel hücrelerinizin zarlarına saldırarak lipit peroksidasyonu adı verilen hücresel bir yıkım başlatır (24).

Kimyasal reaksiyon diyagramı.

(Burada ufak bir parantez açalım: O hapı yuttuktan yarım saat sonra hissettiğiniz kramp, mide bulantısı ve ağrı, ilacın “işe yaradığını” göstermez. Aslında bağırsağınızın size attığı “Burada bir yangın var, beni tahriş ediyorsun!” çığlığıdır.)

Mikrobiyota Faktörü: Kötü Huylu Bakteriler ve Demir Takviyeleri

Aç karnına alınan ve emilemeyen o yüksek dozdaki serbest demir sadece ince bağırsakta kalmaz, kalın bağırsağa kadar iner. Burada işin içine devasa ormanımız, yani mikrobiyotamız girer. Bağırsağımızdaki dost bakteriler (Laktobasiller ve Bifidobakteriler) demire çok ihtiyaç duymazken; Salmonella, Shigella ve E. coli gibi hastalık yapıcı zararlı patojenler demire kelimenin tam anlamıyla bayılırlar (25).

Siz o yüksek doz demir hapını aldıkça, emilemeyen demir kalın bağırsağa inerek bu zararlı patojenler için harika bir açık büfe ziyafetine dönüşür. Sonuç? Yararlı bakterileriniz azalırken, demirle beslenen zararlı bakteriler belirgin biçimde artar ve floranız bozulur. Demir kullananların o meşhur, bitmek bilmeyen şişkinlik ve kabızlık kabusunun altındaki asıl neden tam olarak bu disbiyozis (floranın bozulması) tablosudur.

Hepsidin Hormonu, Sirkadiyen Ritim ve “Her Gün Hap İçme Önerisi”

Gelelim diyet dünyasını ve tıp literatürünü sarsan o en güncel bilimsel gerçeğe. Doktorunuz size “bu demir hapını her gün, hatta günde iki kez içeceksin” demiş olabilir. Ancak güncel klinik çalışmalar, bu yaklaşımın aslında kendi topuğumuza sıkmak olduğunu tutarlı biçimde göstermektedir (28).

Karaciğerimizden salgılanan Hepsidin (Hepcidin) adında bir hormon vardır. Hepsidini, bağırsaklardan kana demir geçişini kontrol eden ferroportin kapılarını yöneten bir güvenlik görevlisi olarak düşünebiliriz. Ağızdan 60 mg ve üzeri tek doz demir takviyesi aldığınızda, vücut “İçeriye aniden çok demir girdi, toksik olabilir!” diyerek Hepsidin hormonunu yükseltir. Bu eşiğin tam olarak kaç mg’da devreye girdiği kişiden kişiye ve demir formuna göre farklılık gösterebilir; bazı çalışmalar daha düşük dozlarda da Hepsidin yanıtının başlayabildiğine işaret etmektedir. Hepsidin kapıları kilitler ve bu kilitlenme 24 saat sürer, eski haline dönmesi ortalama 48 saat alır (29).

Eğer siz ertesi gün veya aynı günün akşamı tekrar yüksek doz demir hapı yutarsanız, kapılar kilitli olduğu için o demir kana geçemez. Bağırsaklarda kalan bu emilememiş demir ise serbest radikaller oluşturarak size o meşhur kabızlığı yaşatır.

Dahası, Hepsidin hormonunun kendine ait bir sirkadiyen (günlük) ritmi vardır. Sabahın erken saatlerinde en düşük seviyedeyken, öğleden sonra ve akşam saatlerinde doğal olarak tavan yapar (30). Bu yüzden akşam yemeğinden sonra alınan demir takviyeleri, kapı zaten kapalı olduğu için büyük oranda emilmeden atılır.

Bilim ne diyor? Demir eksikliği anemisi olan genç kadınlarda yürütülen kontrollü klinik çalışmalar; demir takviyelerinin her gün yerine gün aşırı ve Hepsidin’in en düşük olduğu sabah saatlerinde tek doz alınmasının, bu popülasyonda toplam demir emilimini %34 ila %50 oranında artırdığını göstermektedir (31). Bu bulguların farklı yaş grupları ve klinik tablolar için de geçerli olup olmadığını netleştirecek daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.

Tedavi Protokolü: Ne Kadar Sürer, Ne Beklemeliyiz?

Demir tedavisine başladığınızda, halsizlik ve beyin sisi gibi semptomlar ilk birkaç hafta içinde hafiflemeye başlasa da, o bodrumdaki banka kasasının dolması epey zaman alır.

Kırmızı kan hücreleri akışı.

Ortalama bir tedavi protokolünde; 60 ila 120 mg elemental demir içeren bir takviyenin gün aşırı (bir gün arayla) ve sabahları alınması hedeflenir. Bu düzenli protokolle, kandaki nakit parayı (Hemoglobini) 1 ayın sonunda ortalama 1 g/dL artırmak mümkündür. Ancak tedavinin asıl amacı olan ferritin seviyesini o tehlikeli sınırın üzerine çıkarıp güvenli sulara (20-50 ng/mL aralığına) çekmek, ortalama 3 ila 6 ay (minimum 12 hafta) kesintisiz bir tedavi gerektirir. “Kendimi iyi hissediyorum” diyerek 2. haftada ilacı bırakmak, kasanın boş kalmasına ve aneminin hızla tekrarlamasına neden olacaktır (32).

Bu Sorunlara Çözüm Odaklı Yaklaşım: Mükemmel, İyinin Düşmanı Olmasın

Eğer mide toleransınız çok yüksekse ve tabiri caizse “demir gibi” bir mideniz varsa, hapınızı aç karnına içmek evet, en hızlı yoldur. Ancak geçmeyen ve tekrarlayan bir hassasiyette veya bulantıda; mükemmelin iyinin düşmanı olmasına izin vermemeli ve derhal strateji değiştirmelisiniz.

  • Yeşillik Stratejisi: Demir içeren öğünlerinizi (özellikle bitkisel ağırlıklıysa) veya haplarınızı, onu bol C vitamini içeren küçük bir atıştırmalıkla (örneğin yarım 1 avuç maydanoz, 1 orta boy limon ya da yarım kivi veya çiğ kırmızı biber vb.) birlikte almak muazzam bir “orta yoldur”. C vitamini demiri hücreye girmesi için uygun forma indirgerken (emilimi artırır); meyvedeki doğal lifler, su ve doğal şekerler, demirin bağırsak mukozasına yapacağı o sert ve doğrudan “temas” şiddetini tamponlayarak mideyi ve bağırsak bariyerini korur (26).
  • Zamanlama Sanatı: Kahve, çay veya süt ürünleri gibi kalsiyum ve polifenol bombalarını, demir hapınızdan veya demir içeriği zengin bitkisel öğününüzden en az 1.5 – 2 saat uzağa taşıyın.
  • Gerçek Gıda Vurgusu: Emilimi garanti altına almak için, kalorisi boş işlenmiş gıdalara değil; kırmızı et, karaciğer, deniz ürünleri gibi kalsiyumdan veya çaydan etkilenmeyen/minimal etkilenebilecek*, yüksek biyoyararlanımlı doğal heme demir kaynaklarına beslenmenizde daha sık yer açın.
  • Doz Bölme ve Gün aşırı (Alternate-Day) Strateji: Her gün 100-200 mg’lık bir bombayı aç mideye atıp güvenlik görevlisi Hepsidin’i alarma geçirmektense; takviyeyi hafif bir öğünle birlikte veya Hepsidin etkisini kırmak için günaşırı (bir gün arayla) almak en zekice hamledir. Klinik çalışmalar, 100 mg’ı her gün almakla, 200 mg’ı günaşırı almanın uzun vadede vücuda giren “net demir miktarını (net gain)” dramatik şekilde artırdığını ve bağırsakta kalan serbest demir yükünü düşürdüğünü göstermektedir (27). Doktorunuzla da görüşerek oral takviyelerinizi (özellikle 60 mg ve üzeri yüksek dozsa) Hepsidin tuzağına düşmemek için bir gün arayla ve sabah erken saatlerde almayı hedefleyin.

Uzun lafın kısası; demir eksikliği anemisini yenmek, her gün saatlerce ezbere demir hapı içerek veya işin biyokimyasını bilmeden kaşık kaşık pekmez yutarak kazanılacak bir savaş değildir. Asıl hedefimiz, sirkadiyen Hepsidin ritmine saygı duyan, öğün kombinasyonlarını akıllıca (C vitamini ile destekleyip, kalsiyum/tanenlerden uzaklaştırarak) kurguladığımız ve mide/bağırsak sağlığımızı (mikrobiyotamızı) koruyan doğru formda takviyelerle desteklenmiş sürdürülebilir bir sistem kurmaktır.

Referanslar

  • 1- Killip S, Bennett JM, Chambers MD. Iron deficiency anemia. Am Fam Physician. 2007 Mar;75(5):671-678.
  • 2- Tolkien Z, Stecher L, Mander AP, Pereira DI, Powell JJ. Ferrous sulfate supplementation causes significant gastrointestinal side-effects in adults: a systematic review and meta-analysis. PLoS One. 2015 Feb;10(2):e0117383.
  • 3- Sekhar DL, Murray-Kolb LE, Kunselman AR, Weisman CS, Paul IM. Differences in risk factors for anemia between adolescent and adult women. J Womens Health (Larchmt). 2016 May;25(5):505-513.
  • 4- Mast AE, Blinder MA, Gronowski AM, Chumley C, Scott MG. Clinical utility of the soluble transferrin receptor and comparison with serum ferritin in several populations. Clin Chem. 1998 Jan;44(1):45-51.
  • 5- Radin MS. Pitfalls in hemoglobin A1c measurement: when results may be misleading. J Gen Intern Med. 2014 Feb;29(2):388-394.
  • 6- Lopez A, Cacoub P, Macdougall IC, Peyrin-Biroulet L. Iron deficiency anaemia. Lancet. 2016 Feb;387(10021):907-916.
  • 7- Oxentenko AS, Murray JA. Celiac disease: ten things that every gastroenterologist should know. Clin Gastroenterol Hepatol. 2015 Aug;13(8):1396-1404.
  • 8- Calcaterra V, Cena H, Bolpagni F, et al. The interplay between iron metabolism and insulin resistance: a key factor in optimizing obesity management in children and adolescents. Int J Environ Res Public Health. 2025 Apr;22(9):1346.
  • 9- Girelli D, Nemeth E, Swinkels DW. Hepcidin in the diagnosis of iron disorders. Blood. 2016 Jun;127(23):2809-2813.
  • 10- Badar A, Karim S, Naseem S. Dietary heme iron: a review of efficacy, safety and tolerability. Nutrients. 2025 Jul;17(13):2132.
  • 11- Hoppe M, Hulthén L, Hallberg L. The relative bioavailability in humans of elemental iron powders for use in food fortification. Eur J Nutr. 2006 Feb;45(1):37-44.
  • 12- Hallberg L, Rossander L. Effect of different drinks on the absorption of non-haem iron from composite meals. Hum Nutr Appl Nutr. 1982 Apr;36(2):116-123.
  • 13- Monsen ER, Hallberg L, Layrisse M, et al. Estimation of available dietary iron. Am J Clin Nutr. 1978 Jan;31(1):134-141.
  • 14- Ballot D, Baynes RD, Bothwell TH, et al. The effects of fruit juices and fruits on the absorption of iron from a rice meal. Br J Nutr. 1987 Oct;58(2):331-342.
  • 15- Storcksdieck genannt Bonsmann S, Walczyk T, Renggli S, Hurrell RF. Oxalic acid does not influence nonhaem iron absorption in humans: a comparison of kale and spinach meals. Eur J Clin Nutr. 2008 Mar;62(3):336-341.
  • 16- Hurrell RF, Juillerat MA, Reddy MB, Lynch SR, Dossaji SF, Cook JD. Soy protein, phytate, and iron absorption in humans. Am J Clin Nutr. 1992 Sep;56(3):573-578.
  • 17- Hunt JR. Bioavailability of iron, zinc, and other trace minerals from vegetarian diets. Am J Clin Nutr. 2003 Sep;78(3 Suppl):633S-639S.
  • 18- Noonan SC, Savage GP. Oxalate content of foods and its effect on humans. Asia Pac J Clin Nutr. 1999;8(1):64-74.
  • 19- Uzel C, Conrad ME. Absorption of heme iron. Semin Hematol. 1998 Jan;35(1):27-34.
  • 20- Blanco-Rojo R, Toxqui L, Lopez-Parra AM, et al. Influence of diet, menstruation and genetic factors on iron status: a cross-sectional study in Spanish women of childbearing age. Int J Mol Sci. 2014 Mar;15(3):4077-4087.
  • 21- Tolkien Z, Stecher L, Mander AP, Pereira DI, Powell JJ. Ferrous sulfate supplementation causes significant gastrointestinal side-effects in adults: a systematic review and meta-analysis. PLoS One. 2015 Feb;10(2):e0117383.
  • 22- Szarfarc SC, de Cassana LM, Fujimori E, Guerra-Shinohara EM, de Oliveira IM. Relative effectiveness of iron bis-glycinate chelate (Ferrochel) and ferrous sulfate in the control of iron deficiency in pregnant women. Arch Latinoam Nutr. 2001 Mar;51(1 Suppl 1):42-47.
  • 23- Pisani A, Riccio E, Sabbatini M, Andreucci M, Del Rio A, Visciano B. Effect of oral liposomal iron versus intravenous iron for treatment of iron deficiency anaemia in CKD patients. Nephrol Dial Transplant. 2015 Apr;30(4):645-652.
  • 24- Lund EK, Wharf SG, Fairweather-Tait SJ, Johnson IT. Oral ferrous sulfate supplements increase the free radical-generating capacity of feces from healthy volunteers. Am J Clin Nutr. 1999 Feb;69(2):250-255.
  • 25- Zimmermann MB, Chassard C, Rohner F, et al. The effects of iron fortification on the gut microbiota in African children: a randomized controlled trial in Côte d’Ivoire. Am J Clin Nutr. 2010 Dec;92(6):1406-1415.
  • 26- Lynch SR, Cook JD. Interaction of vitamin C and iron. Ann N Y Acad Sci. 1980;355:32-44.
  • 27- Stoffel NU, Cercamondi CI, Brittenham G, et al. Iron absorption from oral iron supplements given on consecutive versus alternate days and as single morning doses versus twice-daily split dosing in iron-depleted women. Lancet Haematol. 2017 Nov;4(11):e524-e533.
  • 28- Moretti D, Goede JS, Zeder C, et al. Oral iron supplements increase hepcidin and decrease iron absorption from daily or twice-daily doses in iron-depleted young women. Blood. 2015 Oct;126(17):1981-1989.
  • 29- Wang CY, Babitt JL. Liver iron sensing and body iron homeostasis. Blood. 2019 Jan;133(1):18-29.
  • 30- Mirciov CS, Wilkins SJ, Dunn LA, Fraenkel PG, Anderson GJ, Darshan D. Circulating iron levels influence the regulation of hepcidin following stimulated erythropoiesis. Haematologica. 2018 Mar;103(3):e87-e91.
  • 31- Stoffel NU, Zeder C, Brittenham GM, Moretti D, Zimmermann MB. Iron absorption from supplements is greater with alternate day than with consecutive day dosing in iron-deficient anemic women. Haematologica. 2020 May;105(5):1232-1239.
  • 32- Camaschella C. Iron-deficiency anemia. N Engl J Med. 2015 May;372(19):1832-1843.

Ürik Asit Yüksekliği ve Beslenme: Bilinmesi Gerekenler

Yüksek ürik asit rehberi

Ürik asit yüksekliği; medikal adıyla hiperürisemi, sistemdeki ürik asit seviyelerinin sağlıklı kabul edilen referans aralığının üstüne çıkması durumudur.

Bugün arama motorlarında veya yapay zeka asistanlarında “Ürik asit nasıl düşürülür?” diye arattığınızda karşınıza çıkan ilk liste genellikle kırmızı eti, sakatatı ve bakliyatları şeytanlaştıran eski tip diyetlerdir. Bize yıllarca gut hastalığının sadece “çok et yemekten” kaynaklandığı söylendi. Ancak güncel veriler, bu tablonun arkasındaki suçluların yalnızca hayvansal proteinlerle sınırlı olmadığını; fruktoz tüketimi, insülin direnci ve alkol gibi faktörlerin de en az onlar kadar belirleyici rol oynadığını göstermektedir (7, 9, 11, 12).

Gelin, ürik asidin ne olduğuna, böbreklerinizin neden tıkandığına ve metabolizmanızın arka planında dönen o biyokimyasal oyunlara çok daha objektif bir pencereden bakalım.

Vücudun Egzoz Dumanı: Ürik Asit Aslında Nedir?

Ürik asidi ve yükseldiğinde ortaya çıkan sorunları anlamak için vücudunuzu sürekli çalışan devasa bir fabrika olarak düşünün.

Bu fabrika enerji üretirken, kendi hücrelerimizin doğal yıkımı ve dışarıdan yediğimiz gıdalardaki “pürin” adı verilen azotlu bileşiklerin işlenmesi sonucu ortaya doğal bir atık gaz, yani bir “egzoz dumanı” çıkar. İşte bu egzoz dumanı ürik asittir. Sağlıklı işleyen bir fabrikada bu duman kana karışır, böbrekler (yani fabrikanın bacaları) tarafından filtrelenir ve ağırlıklı olarak idrar yoluyla ve kalan kısmı da dışkı yolu ile vücuttan dışarı atılır (2).

Eğer bu denklemin iki tarafından birinde bir sorun yaşanırsa; yani fabrika ya çok fazla duman üretiyorsa ya da bacalar (böbrekler) tıkanıp dumanı atamıyorsa, o zehirli gaz fabrikanın içine dolmaya başlar.

Bu dışarıdan alım/üretim ve uzaklaştırma döngüsü çoğu sağlıklı bedende düzenli ve dengeli şekilde işlerken denklemin iki
tarafından birinde (fazla üretim ya da yetersiz uzaklaştırma) süreçlerinde yaşanabilecek dengesizlikler sistemdeki ürik asit seviyelerinin yükselmesiyle sonuçlanabilir.

Çoğu insan, sahip olduğu yüksek ürik asit seviyeleri nedeniyle bir sağlık sorunu yaşayana kadar bu durumun farkında da değildir. Genetik yatkınlığı olan kişilerde eklemlere çöküp kristalleşerek gut hastalığı adı verilen o meşhur ağrılı ataklara veya böbreklerde birikerek böbrek taşlarına zemin hazırlayabilir (3). İleri vakalarda, uzun süre tedavi edilmediğinde dokularda tofüs adı verilen kalıcı, hasar verici birikintilerin oluştuğu gözlenebilir (4).

Hiperürisemi şaşırtıcı şekilde yaygındır. Her 5 kişiden 1’inde gözlendiği gibi, genellikle kendi başına semptomlara ve rahatsızlığa neden olmaz. (He et al., 2021)

Pürinler ve pirimidinler yapısı.

Vücudumuzdaki doku/proteinlerin yıkımı ve çeşitli gıdalarda bulunan “pürin” denilen doğal azotlu bileşiklerin metabolizması sonucu ortaya çıkan bir yan ürün olan ürik asit; fazlası vücuttan uzaklaştırılamadığı takdirde birikerek çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir.


Çok Et Yediğim İçin Mi Oldu?

Yukarıda bahsi geçen pürin maddesi kırmızı et, sakatat ve deniz ürünlerinde bolca bulunur; bu yüzden yıllarca tek suçlu olarak hayvansal proteinler ilan edilmiştir. Klinik çalışmalar; diyetteki pürini önemli ölçüde kısıtlamanın kan ürik asit seviyesinde genellikle sınırlı bir düşüş sağlayabildiğine işaret etmektedir (5). Bu bulgu küçük örneklemli çalışmalardan elde edilmiş olmakla birlikte, sadece eti kesmek çoğu hastada o taşan havuzu boşaltmaya tek başına yetmez.

Erkeklerde yürütülen büyük çaplı epidemiyolojik veriler; ıspanak, mercimek, bezelye veya mantar gibi pürin içeren bitkisel gıdaların gut atakları riskini istatistiksel olarak artırmadığına işaret etmektedir (6). Bu bulguların kadınlar ve farklı popülasyonlar için de geçerli olup olmadığını netleştirecek daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, pürin içeriği nedeniyle sebzelerden aşırı kaçınmak için şu an elimizdeki veriler yeterli bir gerekçe sunmamaktadır.

Laboratuvar sonuçları ve analizler.

Olası Suçlular: Fruktoz ve Alkol

Eğer et yemek tek başına yeterli bir açıklama değilse, o bacaları tıkayan asıl problem nedir? Güncel verilere göre metabolik sabotajcı Fruktoz (meyve şekeri) ve Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu. (HFCS) (7, 8).

Glikoz tüm vücut hücreleri tarafından güvenle kullanılabilirken, fruktoz doğrudan karaciğere giden güdümlü bir füze gibidir. Karaciğer yüksek miktarda fruktozu işlemeye çalıştığında, hücrenin enerji molekülü olan ATP’yi hızla tüketir; tükenen ATP molekülleri parçalanarak ürik aside dönüşür (9). Kontrollü çalışmalar bu etkiyi özellikle yüksek fruktoz dozlarında belgelemiş olsa da, günlük tüketim düzeylerindeki etkinin büyüklüğü kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Yine de şekerli içecekler ve meyve sularının ürik asit yükünü artırabileceği, mevcut verilerle desteklenmektedir (7, 10).

Ürik asidinizi fırlatan şey dün yediğiniz o kaliteli köfteden ziyade, yemeğin yanında içtiğiniz asitli/şekerli içecek veya masum sanarak tükettiğimiz meyve suları olabilir. Şeker yediğiniz için gut atağı geçirebileceğiniz fikri geleneksel tıpta pek konuşulmaz, ama tetikleyici faktörlerden biridir. (10).


İnsülin Direnci: Böbreklerin Kapılarını Kilitleyen Hormon

İşin sadece üretim (fruktoz ve pürin) tarafı değil, atım (böbrekler) tarafı da insülin direnci ile yakından ilgilidir. Şeker ve rafine karbonhidratın fazla tüketimine bağlı olarak gelişebilen hiperinsülinemi (yüksek insülin) durumu, böbreklere şu acil talimatı verir: “Tuzu ve ürik asidi dışarı atma, geri em ve içeride tut!” (11, 12).

Yani bel çevreniz kalınsa, karaciğeriniz yağlıysa ve insülin direnciniz varsa, fabrikanın bacaları büyük oranda kilitlenmiştir. İnsülin direncinin böbrek tübüllerinde ürat geri emilimini artırdığı ve ürik asit atılımını bozduğu bilinmektedir.

Pürinsiz bir diyete rağmen insülin direncinizi yönetmediğiniz sürece ürik asidin etkin biçimde temizlenmesi güçleşecektir.

Ürik Aside Karşı Strateji: 6 Kritik Adım

Doktorunuzun medikal tedavisine ek olarak, metabolizmanızla uyum içinde çalışacak ve böbreklerin filtreleme kapasitesini yeniden açmaya yardımcı olabilecek şu stratejiler süreci tersine çevirebilir:

  1. Fruktoz Musluğunu Kapatmak: En hızlı ve etkili adım; eklenti şekerleri, yüksek fruktozlu mısır şuruplarını, asitli içecekleri ve şekerli içecekleri (meyve suları) dahil, beslenmenizden çıkarmaktır. Bütün meyveleri (lifleriyle birlikte) porsiyon kontrolü dahilinde tüketmek genellikle güvenlidir, ancak suyu sıkılmış meyveler karaciğere daha hızlı ve yoğun bir fruktoz yükü bindirerek ürik asit üretimini artırabilir (7, 10).
  2. Akılcı Pürin Kısıtlaması: Et tüketimini sıfırlayıp kas kaybetmek yerine, akıllı seçimler yapın. Pürin şampiyonları olan sakatatları (karaciğer, böbrek vb.) ve küçük balıkları (sardalya, hamsi) sınırlayın. Kaliteli protein kaynaklarını (yumurta, peynir, makul miktarda tavuk veya et) metabolizmanızı yormadan esnek şekilde tüketebilirsiniz (5, 6). Beyaz et ağırlıklı ilerlemek iyi bir strateji olabilir.
  3. C Vitamini Kalkanı: Meta-analizler, düzenli C vitamini alımının böbreklerden ürik asit atılımını artırarak kan seviyelerini düşürmeye yardımcı olabileceğini (ters orantı) göstermektedir (14, 15). Diyete bolca yeşil yapraklı taze sebzelerden yapılmış salata, sebze yemekleri ve limon eklemek destekleyici olabilir. C vitamininin tek başına bir tedavi değil, destekleyici bir strateji olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır.
  4. Alkol (Özellikle Bira) Tuzağı: Alkol, böbreklerin ürik asit atılımını doğrudan felç eder. Bira ise hem alkol içerdiği hem de yapısındaki bira mayası devasa miktarda pürin barındırdığı için gut hastaları adına kelimenin tam anlamıyla beladır (16).
  5. Kilo Yönetimi ve İnsülinin Düşürülmesi: Kilo vermek (özellikle karın/viseral yağların kaybı), insülin direncini kırarak böbreklerin kilitli kapılarını açar ve ürik asidin idrarla atılmasına olanak tanır. Sürdürülebilir aralıklı oruç protokolleri veya düşük karbonhidratlı diyetler bu süreci hızlandırabilir (17, 18). (Not: Sert ve uzun süreli açlıkların ilk günlerinde kanda artan ketonlar, böbreklerde ürik asitle yarışa girebileceği için kan ürik asit seviyelerinde geçici dalgalanmalar olabilir; ancak uzun vadede kilo kaybı bazal değerleri kalıcı olarak iyileştirme eğilimindedir.)
  6. Su Tüketimi (Bacayı Yıkamak): Ürik asit böbreklerden su ile atılır. Günde 2.5 – 3 litre temiz su içmek, o asidin eklemlerde kristalleşmesini engellemenin en önemli adımlarındandır.

Esnek, Temkinli ve Olası Yasaklı Gıdalar Tablosu

Esnek Şekilde Tüketilebilecek Gıdalar:

Bu gıdaların pürin içerikleri ve ürik asit ile olan etkileşimleri oldukça minimaldir, başka bir sağlık problemi olmadığı sürece rutinde esnek şekilde tüketilebilirler.

  • Yumurta, süt ve kaliteli süt ürünleri, peynir çeşitleri. (Süt proteinleri ürik asit atılımını destekleyebilir dahi).
  • Çerezler, fıstık ezmesi, tahin, zeytinyağı.
  • Patates
  • Filtre kahve (Kafein atıma destek olabilir), çay.
  • Mantar, bezelye, karnabahar, pazı, brokoli, kuşkonmaz, brüksel lahanası, semizotu, ıspanak ve bakliyatlar: Bitkisel pürin kaynakları olmakla birlikte, mevcut epidemiyolojik veriler gut atağı riskini artırmadıklarına işaret ettiğinden esnek tüketim grubuna dahil edilmiştir.

Temkinli Tüketilmesi Önerilenler:

İçerikleri nedeniyle ürik asidi yükseltebilecekleri için sınırlı şekilde, porsiyon kontrolü dahilinde tüketilmeleri önerilen besinler:

  • Kırmızı et, tavuk, hindi eti ve büyük balıklar.
  • Yulaf ve tam tahıllar.
  • Taze meyveler (Porsiyon dahilinde)

Tüketilmesi Önerilmeyen/Olası Yasaklı Sabotajcı Gıdalar:

Olabildiğince kaçınılması gereken, tüketimleri halinde ürik asit seviyelerini zıplatabilecek gıdalar:

  • Şeker, fruktoz içeriği yüksek doğal şekerler (bal, reçel, pekmez şurup, nektar, kuru meyve çeşitleri), meyve suları, şekerli içecek ve HFCS (mısır şurubu) içeren paketli gıdalar.
  • Sakatatlar, küçük balıklar, kabuklu deniz ürünleri ve av etleri
  • Alkollü içecekler, özellikle de bira ve yüksek alkollü içkiler.
  • Trans yağ ve omega-6 ağırlıklı bitkisel yağlarla yapılmış işlenmiş/kızartılmış ürünler: Doğrudan ürik asit üzerindeki etkileri için güçlü kanıt olmamakla birlikte, kronik inflamasyonu artıran beslenme örüntüsünün bir parçası olduklarından sınırlandırılmaları önerilir.
  • İçeriği bilinmeyen paketli/hazır gıdalar.
Test tüpleri ve mısır görüntüsü.

Aklınızda kalacak olanlar; hiperürisemi ve gut hastalığı sadece “çok protein yemekle” açıklanabilecek kadar basit sorunlar değildir. Asıl hedefimiz, o görünmez fruktoz bombardımanını kesmek, insülin direncini kırarak böbreklerin filtreleme kapasitesini geri kazandırmak ve bedeni kas kaybına uğratmadan, doğru proteinlerle sürdürülebilir bir denge kurmaktır.

Referanslar:

  1. He H, Pan L, Ren X, et al. The Effect of Body Weight and Alcohol Consumption on Hyperuricemia and Their Population Attributable Fractions: A National Health Survey in China. Obes Facts. 2021 Feb;15(2):216-227.
  2. Dalbeth N, Merriman TR, Stamp LK. Gout. Lancet. 2016 Oct;388(10055):2039-2052.
  3. Choi HK, Ford ES. Prevalence of the metabolic syndrome in individuals with hyperuricemia. Am J Med. 2007 May;120(5):442-447.
  4. Perez-Ruiz F, Dalbeth N, Bardin T. A review of uric acid, crystal deposition disease, and gout. Adv Ther. 2015 Jan;32(1):31-41.
  5. Yamamoto T, Yokoyama H, Moriwaki Y, et al. The effect of completely purine-free diet of low sodium content on purine intermediates and end-product. Eur J Clin Nutr. 1990 Sep;44(9):659-664.
  6. Choi HK, Atkinson K, Karlson EW, Willett W, Curhan G. Purine-rich foods, dairy and protein intake, and the risk of gout in men. N Engl J Med. 2004 Mar;350(11):1093-1103.
  7. Cox CL, Stanhope KL, Schwarz JM, et al. Consumption of fructose- but not glucose-sweetened beverages for 10 weeks increases circulating concentrations of uric acid, retinol binding protein-4, and gamma-glutamyl transferase activity in overweight/obese humans. Nutr Metab (Lond). 2012 Jul;9(1):68.
  8. Desmawati D, Fasrini U, Afriani N, Sulastri D. Fructose Intake Related with Serum Uric Acid Level in Young Adults. J Nutr Sci Vitaminol. 2019;14:135-140.
  9. Nakagawa T, Hu H, Zharikov S, et al. A causal role for uric acid in fructose-induced metabolic syndrome. Am J Physiol Renal Physiol. 2006 Mar;290(3):F625-631.
  10. Lustig RH. Fructose: metabolic, hedonic, and societal parallels with ethanol. J Am Diet Assoc. 2010 Sep;110(9):1307-1321.
  11. Perez-Pozo SE, Schold J, Nakagawa T, et al. Excessive fructose intake induces the features of metabolic syndrome in healthy adult men: role of uric acid in the angiogenic response. Int J Obes (Lond). 2010 Mar;34(3):454-461.
  12. Johnson RJ, Nakagawa T, Sanchez-Lozada LG, et al. Sugar, uric acid, and the etiology of diabetes and obesity. Diabetes. 2013 Oct;62(10):3307-3315.
  13. Facchini F, et al. Relationship between resistance to insulin-mediated glucose uptake, urinary uric acid clearance, and plasma uric acid concentration. JAMA. 1991;266(21):3008-3011.
  14. Juraschek SP, Miller ER, Gelber AC. Effect of oral vitamin C supplementation on serum uric acid: a meta-analysis of randomized controlled trials. Arthritis Care Res (Hoboken). 2011 Sep;63(9):1295-1306.
  15. Choi HK, Gao X, Curhan G. Vitamin C intake and the risk of gout in men: a prospective study. Arch Intern Med. 2009 Mar;169(5):502-507.
  16. Choi HK, Curhan G. Beer, liquor, and wine consumption and serum uric acid level: the Third National Health and Nutrition Examination Survey. Arthritis Rheum. 2004 Dec;51(6):1023-1029.
  17. Krzystek-Korpacka M, Patryn E, Kustrzeba-Wójcicka I, et al. The effect of a one-year weight reduction program on serum uric acid in overweight/obese children and adolescents. Clin Chem Lab Med. 2011 May;49(5):915-921.
  18. Brasse P, Zerdka J, Staszkiewicz K, et al. Intermittent Fasting: Efficacy, Safety, and Its Impact on Body Weight, Glucose Metabolism, and Gut Microbiota. Cureus. 2025 Nov;17(11):e97773.
  19. Chun J, Kim J, Linton J. Prevalence of Hyperuricemia and Its Association with Obesity in Korean Adults: Analysis Based on 2018 Korea National Health and Nutrition Examination Survey. Korean J Fam Pract. 2020 Oct;10(4):258-264.
  20. Towiwat P, Li ZG. The association of vitamin C, alcohol, coffee, tea, milk and yogurt with uric acid and gout. Int J Rheum Dis. 2015 May;18(5):495-501.

Eritritol Nedir? Kullanılmalı mı?

Eritritol, özellikle düşük karbonhidratlı diyetlerin ve diyabet yönetiminin popülerleşmesiyle birlikte son yıllarda adını sıklıkla duyduğumuz, tatlandırıcı özelliğe sahip organik bir bileşiktir. 90’ların başlarından beri Japonya’da kullanılmaktadır. Kimyasal olarak “polioller” (şeker alkolleri) grubuna dahildir. Doğada üzüm, armut, kavun, mantar gibi gıdalarda ve peynir, şarap, soya sosu gibi fermente ürünlerde çok düşük miktarlarda bulunur (1).

Günümüzde market raflarında karşılaştığımız ticari formu ise, genellikle mısır nişastasındaki glikozun doğal kültürler aracılığıyla fermente edilmesi (enzimatik hidroliz) sonucunda elde edilmektedir (2). Süzülme ve kurutulma işlemlerinden sonra ortaya çıkan bu ürün, sofra şekerine oldukça benzeyen kristalize beyaz bir yapıya sahiptir.

Şeker alkolleri (sorbitol, ksilitol, mannitol vb.) arasında kan şekeri ve insülin seviyeleri üzerinde en az etkiye sahip olan alternatiflerden biri eritritoldür. Neredeyse sıfır kalori ve sıfır net karbonhidrat içermesi, onu özellikle ketojenik beslenenler ve glisemik kontrol sağlamaya çalışan bireyler için cazip bir seçenek haline getirmektedir (3, 4).

Eritritolün Şekerle Karşılaştırılması

Eritritol

  • Gram başına yalnızca 0.24 kcal enerji sağlar (5)
  • Tüketildiğinde ağızda mentole benzeyen, serinletici/ferah bir his bırakır. Stevia gibi bazı alternatiflerin aksine damakta acı bir metalik tat bırakmaması, tercih edilebilirliğini artırmaktadır (6).
  • Sofra şekerinin yaklaşık %60-70’i kadar bir tatlılık oranına sahiptir (2).
  • Sıvı içerisinde iyi çözünmez ve soğuduğunda tekrar kristalleşme (topaklanma) eğilimi gösterir.

Şeker

  • Gram başına tam 4 kcal enerji sağlar.
  • Açık, temiz ve tatlı bir tada sahiptir.
  • %100 referans tatlılık oranına sahiptir.
  • Sıvılarda homojen şekilde çözünür.

Vücutta Nasıl İşlenir? Eritritolün Avantajlı/Olumlu Yönleri:

Eritritolün metabolik süreçleri, diğer şeker alkollerinden belirgin şekilde ayrılır. Molekül ağırlığının küçük olması sayesinde, ince bağırsaktan doz ve bireysel farklılıklara göre %60 ila %90 oranında hızla emilerek kana karışır (7). Ancak insan vücudu eritritolü enerji üretimi için metabolize edecek enzimlere sahip değildir. Ancak insan vücudu eritritolü enerji üretimi için metabolize edecek enzimlere sahip değildir. Bu nedenle kana karışan eritritol, hücresel düzeyde herhangi bir değişikliğe uğramadan doğrudan böbrekler aracılığıyla süzülür ve idrar yoluyla sistemden atılır (8).

Bu hızlı emilim ve atılım mekanizması, klinik açıdan iki büyük avantaj sunar. Eritritolün potansiyel faydaları şunlardır:

  • Kan Şekeri ve İnsülin Nötrlüğü: Vücutta enerji olarak kullanılamadığı için kan glukoz düzeylerinde veya insülin salınımında klinik olarak anlamlı bir artışa neden olmaz (9). Eritritol, diğer şeker alkolü tabanlı tatlandırıcılara kıyasla gram başına daha az kalori (gram başına 0.24 kalori) içerir. Karşılaştırıldığında, sorbitol gram başına 2.6 kalori, ksilitol gram başına 2.4 kalori içermektedir.
  • Daha Yüksek Sindirim Toleransı: Sorbitol ve ksilitol gibi diğer şeker alkollerinin büyük bir kısmı emilmeden kalın bağırsağa ulaşır ve buradaki bakteriler tarafından fermente edilerek gaz, şişkinlik ve laksatif etki (ishal) yaratabilir. Eritritolün ise büyük kısmı kalın bağırsağa ulaşmadan emildiği için, mide-bağırsak sisteminde yarattığı rahatsızlık diğer poliollerden istatistiksel olarak çok daha düşüktür (10, 11).

Olası Yan Etkiler ve Kimler Dikkat Etmeli?

Eritritol genel olarak GRAS (Generally Recognized as Safe – Genel Olarak Güvenli Kabul Edilen) statüsündedir (18). Ancak tolerans sınırları bireyden bireye değişiklik gösterir.

Günlük tüketimde genellikle tolere edilen miktarlar bireyden bireye farklılık göstermekle birlikte, mevcut veriler vücut ağırlığı başına yaklaşık 0.66-0.80 gram civarının aşılmamasını önermektedir (10, 11). Bu dozların üzerine çıkıldığında emilmeyen eritritol kalın bağırsağa ulaşarak ozmotik ishal, karın ağrısı ve yoğun şişkinliğe neden olabilir. Özellikle irritabl bağırsak sendromu (IBS), SIBO veya geçirgen bağırsak sendromu tanısı almış bireylerin tüm poliollerde olduğu gibi eritritole karşı da oldukça temkinli yaklaşmaları gerekmektedir (19).

Son Dönem Eritritol Tartışmaları:

Tokluk Hissi ve Şeker Bağımlılığı: 2016 Verileri

Eritritol tüketiminin bazı insanlar için faydası olabileceği gibi bazı insanlar için sakıncaları olabilir. 

Sıfır kalori olması, eritritolün obezite yönetiminde tek başına mucizevi bir araç olduğu anlamına gelmez. Tatlandırıcılar, dildeki tat reseptörlerini uyararak beyne “şeker geliyor” sinyali gönderse de, mide ve bağırsaklara ulaştığında beklenen enerji girişini sağlamazlar.

Klinik çalışmalar, bu uyumsuzluğun bazı bireylerde iştah mekanizmalarını etkileyebileceğine işaret etmektedir. Konu üzerine 2016 yılında yayımlanan randomize kontrollü bir çalışmada, öğünlerdeki şekerin eritritol ile değiştirilmesinin kan şekeri ve insülin yanıtını beklendiği gibi düşürdüğü; ancak hastaların açlık, tokluk skorlarında veya bir sonraki öğünde tükettikleri şeker miktarında anlamlı bir fark yaratmadığı gösterilmiştir (12).

Yani, eritritol kullanarak kalori açığı yaratabilirsiniz; ancak beyninizin şeker bağımlılığını veya tatlı krizlerini kırma noktasında geleneksel şekerden çok da farklı bir doygunluk sağlamayabilir.

Kalp Sağlığı ve Tromboz Riski

Son yıllarda eritritolün uzun vadeli güvenilirliği üzerine önemli klinik tartışmalar gündeme gelmiştir. Nature Medicine dergisinde yayımlanan saygın bir kohort çalışması, kan dolaşımında yüksek eritritol seviyelerine sahip bireylerde majör advers kardiyovasküler olay (kalp krizi ve inme) riskinin artabileceğine dair bulgular sunmuştur (13).

Çalışmanın in vitro (laboratuvar) ve hayvan modeli aşamaları, yüksek doz eritritolün kan pulcuklarının (trombosit) reaktivitesini artırarak pıhtılaşma eğilimini hızlandırabileceğini öne sürmektedir (13, 14). Ancak bu veriler değerlendirilirken bilimsel sınırlılıkların şeffaf bir şekilde ortaya konması gerekir:

  • Çalışmadaki insan kohortu, halihazırda kardiyovasküler hastalık riski çok yüksek, ileri yaşlı ve metabolik sorunları olan bireylerden oluşmaktadır. Bu bulguların genç ve metabolik olarak sağlıklı popülasyonlara doğrudan genellenip genellenemeyeceğini netleştirecek, uzun vadeli randomize kontrollü çalışmalara (RCT) ihtiyaç vardır (15, 16).
  • Vücudumuz da hücresel stres ve bozulan metabolizma altında kendi iç mekanizmalarıyla (endojen olarak) eritritol üretebilmektedir. Dolayısıyla bu kohort çalışmasında ölçülen yüksek kan eritritol seviyelerinin, diyetle alınan eritritolü değil; bozulan metabolizmanın bir göstergesini yansıtıyor olması ihtimali göz ardı edilemez. Yüksek kan eritritolünün doğrudan diyetle alınan miktardan mı yoksa bu metabolik bozulmanın bir yan ürününden mi kaynaklandığı hâlâ tartışma konusudur (17). Bu nedenle çalışmanın bulguları, eritritol tüketen sağlıklı bireylere doğrudan uyarlanamaz.

Yine de bu güncel veriler, sıfır kalori etiketi taşıyan sentetik veya izole tatlandırıcıların “sınırsız ve kontrolsüz” tüketilmemesi gerektiğine dair güçlü bir klinik sinyaldir.

Eritritol ile Pişirme: Mutfakta ve Pişirme Süreçlerinde Kullanımı

Isıya, asidik ve alkali ortamlara karşı oldukça dirençlidir (20). Bu nedenle 160°C’ye kadar olan fırınlama ve ısıl işlemlerde yapısı bozulmadan kullanılabilir.

  • Ölçü Ayarı: Sükrozdan (şekerden) %30 daha az tatlı olduğu için, tariflerde standart şeker miktarının %20-25 oranında artırılarak kullanılması tatlılık eşitlemesi açısından pratikte tercih edilir.
  • Form Seçimi: Sıvılarda zor çözündüğü ve soğuduğunda topaklandığı için, granül form yerine pudra/toz formunun kullanılması hamur işlerinde daha homojen bir doku sağlayacaktır.

Klinik Özet: Eritritol, diyabet yönetimi ve düşük karbonhidratlı beslenme süreçlerinde, kan şekerini dalgalandırmadan tatlı ihtiyacını karşılamak için kullanılabilecek, toleransı en yüksek araçlardan biridir. Ancak yapay/izole tatlandırıcıların hiçbiri sağlığın temeli değildir. Mevcut kardiyovasküler veriler ve yüksek dozlarda ortaya çıkabilen sindirim sistemi rahatsızlıkları göz önüne alındığında; bu ürünleri diyetin merkezine yerleştirmek yerine yalnızca kontrollü bir geçiş aracı olarak kullanmak en güvenli yaklaşımdır.

Referanslar

  1. Munro IC, Berndt WO, Borzelleca JL, Flamm G, Lynch BS, Kennepohl E, Bär EA, Modderman J. Erythritol: an interpretive summary of biochemical, metabolic, toxicological and clinical data. Food Chem Toxicol. 1998 Dec;36(12):1139-1174.
  2. Grembecka M. Sugar alcohols-their role in the modern world of sweeteners: a review. Eur Food Res Technol. 2015;241(1):1-14.
  3. Livesey G. Health potential of polyols as sugar replacers, with emphasis on low glycaemic properties. Nutr Res Rev. 2003;16(2):163-191.
  4. Noda K, Nakayama K, Oku T. Serum glucose and insulin levels and erythritol balance after oral administration of erythritol in healthy subjects. Eur J Clin Nutr. 1994 Apr;48(4):286-292.
  5. Boesten DM, den Hartog GJ, de Cock P, Bosscher D, Troost FJ, Bast A. Health effects of erythritol. Nutrients. 2015 Mar;7(3):73-89.
  6. O’Donnell K, Kearsko M. Erythritol: A New Sweetener. Food Technology. 1997;51(1):84-88.
  7. Hiele M, Ghoos Y, Rutgeerts P, Vantrappen G. Metabolism of erythritol in humans: comparison with glucose and lactitol. Br J Nutr. 1993 Jan;69(1):169-176.
  8. Arrigoni E, Brouns F, Amadò R. Human gut microbiota does not ferment erythritol. Br J Nutr. 2005 Nov;94(5):643-646.
  9. Wölnerhanssen BK, Meyer-Gerspach AC, Beglinger C, Islam ND. Metabolic effects of the natural sweeteners xylitol and erythritol: A comprehensive review. Crit Rev Food Sci Nutr. 2020;60(12):1986-1998.
  10. Storey D, Lee A, Bornet F, Brouns F. Gastrointestinal tolerance of erythritol and xylitol ingested in a liquid. Eur J Clin Nutr. 2007 Mar;61(3):349-354.
  11. Maki KC, Bianches J, Dicklin MR, Matusheski NV. Gastrointestinal tolerance of erythritol-containing beverages in young children and adults. Int J Dent. 2002;2002:1-6.
  12. Overduin J, Guuder M, Peters J. Satiety and blood glucose response to erythritol and xylitol in healthy subjects. Appetite. 2016;105:745-752.
  13. Witkowski M, Nemet I, Alamri H, Wilcox J, Gupta N, Nimer N, Haghakia A, Li XS, Wu Y, Saha PP, et al. The artificial sweetener erythritol and cardiovascular event risk. Nat Med. 2023 Mar;29(3):710-718.
  14. Wang Z, Wilcox J, Li XS, Saha PP, Nemet I, Witkowski M, Hazen SL. Erythritol and cardiovascular risk: mechanistic insights from clinical and in vivo studies. J Am Coll Cardiol. 2024 Jan;83(2):121-133.
  15. Mente A, Dehghan M, Yusuf S. Interpreting the link between erythritol and cardiovascular risk. Nat Med. 2023 Mar;29(3):537-538.
  16. Freeman N, O’Connor R. Sweeteners and cardiovascular health: the need for prospective randomized trials. Eur Heart J. 2023 May;44(18):1720-1722.
  17. Ortiz SR, Field MS. Endogenous erythritol production and cardiovascular risk: a metabolic shift? J Clin Endocrinol Metab. 2023 Aug;108(8):2101-2109.
  18. FDA. Agency Response Letter GRAS Notice No. GRN 000789 (Erythritol). U.S. Food and Drug Administration. 2018.
  19. Ruiz-Ojeda FJ, Plaza-Díaz J, Alvarez-Mercado AI, Gil A. Effects of Sweeteners on the Gut Microbiota: A Review of Experimental Studies and Clinical Trials. Adv Nutr. 2019 Jan;10(suppl_1):S31-S48.
  20. Regnat K, Mach RL, Mach-Aigner AR. Erythritol as sweetener-wherefrom and whereto? Appl Microbiol Biotechnol. 2018 Jan;102(2):587-595.

Keto Espresso ve Çikolatalı Cheesecake

Keto Espresso ve Çikolatalı Cheesecake

Espresso ve kakaonun birleşimiyle yapılmış, ketojenik beslenme sürecinizde tatlı isteğinizi karşılayacak bu lezzetli ve pratik tarif sizlerle.
Kategori: Dessert
Servings: 4 kişi

Malzemeler

Çikolata taban için:

  • 7 yemek kaşığı tereyağı eritilmiş
  • 2 su bardağı badem unu
  • 3 yemek kaşığı kakao
  • 1/3 su bardağı toz eritritol tatlandırıcı

Cheesecake için:

  • 500 gr tam yağlı krem peynir
  • 2 büyük yumurta
  • 1/2 su bardağı toz eritritol tatlandırıcı
  • 2 yemek kaşığı espresso
  • 1 çay kaşığı vanilya özü
  • istenirse üstü için ilave kakao

Talimatlar

Çikolata taban için:

  • Fırını önceden 180°C'ye ısıtın.
  • Eritilmiş tereyağı, badem unu, tatlandırıcı ve kakao tozunu orta boy bir kapta birleştirin ve iyice karıştırın.
  • Hamuru yağlı kağıt veya folyo ile kaplı 22×22 cm tepsiye aktarın
  • Hamuru tencerenin tabanına sıkıca bastırın.
  • 5-8 dakika pişirin.
  • Fırından çıkarın ve soğumaya bırakın.

Cheesecake için:

  • Krem peynir, yumurta, tatlandırıcı, espresso tozu ve vanilya özünü bir kapta birleştirin ve pürüzsüz olana kadar çırpın.
  • Pişirdiğiniz tabanın üzerine dökün ve tepsiye eşit olarak yayın.
  • 180°C'de 25 dakika kadar pişirin.
  • Fırından çıkarın ve soğutun.
  • Kullanılıyorsa,üzerine kakao serpin.
  • Dört sıra kare halinde kesmeden önce en az 1 saat, tercihen daha uzun süre soğutun.

Bademli ve Chai’li Limonlu Keto Kurabiye

Bademli ve chai’li limonlu kurabiyeler

Bu lezzetli Limonlu Bademli Kurabiye, mükemmel bir kurabiye yapısına sahiptir. Ketojenik beslenme sürecinizde keyifle tüketebileceğiniz glutensiz, laktozsuz, rafine şekersiz ve çay/kahve gibi içeceklerinize uygun bir eşlikçi olacaktır. Ek olarak, bu keto tatlısı, derin lezzetini ve tatlı aromasını tarçın, zencefil ve kakule gibi baharatlardan alan bir Hint çayı karışımı olan chai’ye sahiptir.
Hazırlama Süresi30 dakika
Kategori: Dessert
Servings: 4 kişi

Malzemeler

  • 1/3 su bardağı saf hindistan cevizi yağı
  • 1/4 su bardağı kremsi şekersiz, tuzsuz badem yağı
  • 1/2 çay kaşığı saf limon özü
  • 1/4 su bardağı kurutulmuş kavrulmuş fıstık tuzsuz
  • 1/4 çay kaşığı badem özü
  • 1/4 çay kaşığı Chai karışımı

Talimatlar

  • Hindistan cevizi yağı katı ise, sıvılaşıp karıştırabileceğiniz kıvama gelene kadar ısıtın. Antep fıstığı dışındaki tüm malzemeleri bir kaba alıp mixer yardımıyla iyice karıştırın.
  • Doğranmış antep fıstığını mini çörek şeklinde (veya istenilen şekilde) silikon kalıplara yerleştirin, üzerine hazırladığınız karışımı ekleyin
  • Karışımın servise hazır hale gelebilmesi için en az 30 dakika dondurucuda bekletin.
  • Soğuk çay ya da kahve eşliğinde tadını çıkarabilirsiniz.

Avokadolu Brownie

Keto Avokado Brownie

Kakao ve browni severler için ketojenik diyet sürecinizde ara öğünlerinize dahil edebileceğiniz harika bir browni tarifi sizlerle.

Malzemeler

  • 4 büyük yumurta
  • 2 olgun avokado
  • 1/2 su bardağı eritilmiş tereyağı
  • 6 yemek kaşığı şekersiz fıstık ezmesi
  • 2 çay kaşığı karbonat
  • 1 çay bardağı eritritol
  • 2/3 su bardağı şekersiz kakao
  • 2 çay kaşığı vanilya
  • 1/2 çay kaşığı tuz

Talimatlar

  • Fırını 180°Cye önceden ısıtın ve 20×20 cm bir tepsiyi yağlı kağıt ile kaplayın. Bir blender veya mutfak robotunda, tüm malzemeleri karıştırın ve pürüzsüz olana kadar karıştırın.
  • Hamuru hazırladığınız tepsiye aktarın ve bir spatula ile düzleştirin.
  • Kekler yumuşayıncaya kadar pişirin, yaklaşık 25 ila 30 dakika.
  • Dilimlemeden ve servis yapmadan önce 25 ila 30 dakika soğumaya bırakın.

Ketojenik Sert Nuga

Keto Sert Nuga

Tatlı isteğinizi karşılayacak bu lezzetli tarifi evinizde rahatlıkla hazırlayabilirsiniz. Afiyet olsun…
Kategori: Dessert
Servings: 4 kişi

Malzemeler

  • 170 gr makademya fındığı veya badem
  • 1 su bardağı eritritol/stevia
  • 2 yemek kaşığı su
  • 1 büyük yumurta akı
  • 1 tutam tuz

Talimatlar

  • Fırını 100°C'ye önceden ısıtın.
  • Yağlı kağıt ile yaklaşık 20 x 15 cm küçük bir tepsiyi kaplayın.
  • Makademya fındıklarını bir tavaya koyun ve altın rengi olana kadar orta ateşte ısıtın. Ateşten alın ve tepsiye ekleyin.
  • Küçük bir tencerede eritritol ve suyu birleştirin. Karışım kaynama noktasına gelene kadar ve tamamen akışkan, yarı saydam bır kıvam alana kadar orta ateşte karıştırın, bu yaklaşık 20 dakika sürecektir.
  • Hazırladığınız akışkan sos kaynamaya başlarken, yumurta akı ve tuzu beyaz ve köpüklü hale gelene kadar yüksek hızda çırpın.
  • Yumurtaları çırpmaya devam ederken, tamamen özdeşleşene kadar sıvı sosu yavaşça dökün.
  • Yumurta karışımını sos kabına geri aktarın ve yaklaşık 30 dakika boyunca yumurta ve sos karışımı pürüzsüz ve yapışkan olana kadar kısık ateşte ısıtırken bir spatula ile karıştırmaya devam edin.
  • Bu karışımı makademya fındıklarının üzerine dökün ve düzeltin.
  • Tepsiyi fırına sürün ve 2 saat bekletin.
  • Tamamlandığında, fırından çıkarın ve tepsiden çıkarmadan önce oda sıcaklığına soğumasını bekleyin.
  • Kırın veya dilimleyerek parçalara ayırın. Kağıda sarılmış olarak, oda sıcaklığında, serin ve kuru bir yerde saklayın.

Ketojenik Kakao Bar

Ketojenik Kakao Bar

Düşük karbonhidratlı ya da ketojenik beslenme modeli uygulayanlar için; glutensiz, şekersiz, sağlıklı ve evinizde rahatlıkla hazırlayabileceğiniz bir ara öğün… Sporcu atıştırmalıkları kategorisine de dahil olan “ketojenik kakao barı”, spor öncesi ya da sonrasında tüketerek günlü protein alımınızı da destekleyebilirsiniz. 10 kişilik kakaolu ketojenik barı sadece 30 dakikada kolayca hazırlayabilirsiniz. Afiyet olsun…
Hazırlama Süresi30 dakika
Kategori: Dessert
Servings: 10 kişi

Malzemeler

  • 1 çay bardağı Hindistan cevizi yağı
  • 3 yemek kaşığı fıstık ezmesi şeker ilavesiz
  • 2 yemek kaşığı ham kakao
  • 1 tatlı kaşığı toz tatlandırıcı eritritol/stevia

Talimatlar

  • Derin bir tencerede Hindistan cevizi yağını, yağ sıvı hale gelinceye kadar ısıt.
  • Fıstık ezmesi ve kakaoyu ekleyip malzemelerin harmanlanması için iyice karıştır.
  • Karışımı silikon muffin kalıbına eşit şekilde yaklaşık 2 yemek kaşığı olacak şekilde bölüştür.
  • Kalıpları, karışım ılıdığında buzdolabına/dondurucuya yerleştir.
  • Barları buzdolabında en az 30 dakika dinlendir.
  • Hazırladığınız düşük karbonhidratlı bu efsane atıştırmalığı, buzlukta 30 dakika dinlendikten sonra tüketmelisiniz.

Notlar

• Fıstık ezmesi ve kakaoyu eklediğin sırada isteğe bağlı olarak stevia doğal tatlandırıcı ya da düşük kalorili tatlandırıcı eritritolü ekleyebilirsiniz.
• İsteğe bağlı olarak barların üzerine de ham kakao ya da kakao nibi serpiştirebilirsiniz. Kakaonun yanı sıra öğütülmüş fıstık/fındık da ekleyebilirsiniz. Sonrasında hazırladığınız karışımı muffin kalıplarına döküp dondurucuya atabilirsiniz.
• Muffin kalıbın yoksa elde ettiğin karışımı streç folyo serdiğin dikdörtgen bir kaba yayabilirsiniz. Dondurucudan çıkardıktan sonra pizza kesici veya bıçak ile dilediğiniz büyüklükte ince uzun şekilde kesebilirsiniz.
• Hazırladığınız ketojenik kakaolu barları, Hindistan cevizi yağının erimemesi ve barların yapısının bozulmaması açısından kesinlikle buzdolabında veya dondurucuda muhafaza etmelisiniz.

Keto Tonbalıklı Kabak Sandal

Keto Ton Balıklı Kabak Sandal

Yapılışı oldukça pratik olan ve canlı renkleriyle iştahınızı kabartacak ketojenik ton balıklı kabak sandalı ana öğün olarak tüketebilirsiniz.
Hazırlama Süresi10 dakika
Pişirme Süresi35 dakika
Servings: 4

Malzemeler

  • 200 g ton balığı suyu süzülmüş
  • 60 g mozzarella/kaşar peyniri rendelenmiş
  • 1 adet yumurta
  • 4 adet kabak
  • 1 avuç maydanoz/dereotu doğranmış
  • 2 yemek kaşığı badem unu
  • 1 tutam tuz ve karabiber

Talimatlar

  • Kabakları ortadan ikiye ayırarak içlerini çıkarın.
  • Büyük bir kaba ton balığı, yumurta, ayırdığımız kabak içleri ve iki yemek kaşığı badem ununu koyun.
  • Kabakların içini hazırladığımız harç ile doldurarak fırın tepsisine yerleştirin.
  • Önceden ısıtılmış fırında 180°C’de 35 dakika pişirin.
  • Yemeğimiz hazır!

Ketojenik Rulo Pizza

Keto Rulo Pizza

Ketojenik diyet sürecinizde pizza yemek istiyorsanız bu tarif tam size göre. Hamur tabanı olmayan ve pizzanın lezzetinden hiçbir şey kaybetmemiş hali, menünüzde yerini alabilir. Keto Rulo Pizzayı ana öğün olarak tüketebilirsiniz. Afiyet olsun…
Hazırlama Süresi10 dakika
Pişirme Süresi25 dakika
Servings: 4 kişi

Malzemeler

  • 125 g Mozzarella/kaşar peyniri
  • 3 dilim jambon
  • 30 g yeşil biber
  • 4-5 yaprak taze fesleğen dilerseniz
  • 65 ml domates sosu
  • 2 tatlı kaşığı pizza için dilediğiniz baharatlar
  • 1 tutam tuz ve karabiber

Talimatlar

  • Fırını 220°C’ ye ısıtın.
  • Mozarella’yı küçük parçalar halinde kesin ve bir fırın tepsisine yerleştirin.
  • Pizza baharatlarını serpin ve 15 dakika pişirin.
  • Jambon ve yeşil biberi küçük parçalar halinde kesin
  • Mozarella’yı fırından çıkarın ve doğranmış jambon ve biberleri ekleyin. Sonra en son domates sosu ekleyin.
  • Fırınada 10 dakika pişirin.
  • Pizzayı fırından çıkarın ve sıcak (ılık) olana kadar bekleyin. Sonra dilediğiniz büyüklükte 4-6 dilime kesin.