Demir Eksikliğinde Ferritin Nasıl Yükseltilir? Beslenme ve Takviye Rehberi

feriritin molekülü

Sizin de kronik yorgunluk, halsizlik, saç dökülmesi, sabahları uyanamama, sürekli üşüme, çarpıntı, kilo verememe, odaklanma sorunları vb. yaşadığınızda aklınıza ilk gelen şey “herhalde demirim düştü” mü? (1)

Doktora gidiyorsunuz, tahlil yapılıyor ve size “et ye, kuru üzüm tüket, her sabah pekmez iç” denilip elinize standart bir demir hapı reçetesi tutuşturuluyor. Başlangıçta düzenli kullanmanıza rağmen bir noktada kopuyorsunuz; aylar geçiyor, o demir depoları bir türlü dolmuyor. Üstelik demirin neden olabileceği mide bulantısı ve kabızlık da cabası (2).

Ferritin yapısı ve demir depolama.

Bize yıllarca demir içeren gıdaları bol miktarda tüketerek bu sorunu çözebileceğimiz söylendi. Ancak tahlil sonuçları geldiğinde o ferritin (depo demir) değerinin yerinden bile oynamadığını gördünüz ve “Acaba yeterince yemedim mi, diyetime uymadım mı?” diyerek kendinizi suçladınız ya da “benim hep düşük gelir” diyerek süreci boşladınız. Ancak aylar süren çabalara rağmen o tahlil sonuçlarının düzelmemesinin öğrenmeniz gereken çeşitli nedenleri var. Sorunu çözmek için biyolojinin temel kurallarını, bağırsak florasını ve hormonları hiçe sayan o ezberci, eski tip beslenme tavsiyelerinden kurtulup işin mutfağını öğrenmeniz gerekli. Gelin, arka planda işleyen bilime ve bu verileri kullanarak bedeninizi nasıl bir “demir mıknatısına” dönüştürebileceğinize birlikte bakalım (3).

Cüzdandaki Nakit vs. Bodrumdaki Kasa: Serum Demir ve Ferritin

Tahlil sonuçlarınıza baktığınızda demirin genellikle iki farklı değer üzerinden değerlendirildiğini görürsünüz: Serum Demir ve Ferritin. Bu ikisinin farkını anlamak, sürecin ilk adımıdır.

Vücudumuzu devasa bir fabrika, demiri ise bu fabrikanın işlemesi için gereken hammadde olarak düşünün. Serum demir, o an kanınızda dolaşan, yani fabrikanın günlük işlemler için “cebinde taşıdığı nakit para” gibidir. Dün gece yediğiniz etli bir yemek bile bu değeri sabah yüksek gösterebilir. Ancak Ferritin, sizin o bodrum katındaki asıl “banka kasanızdır” (depo demir) (4).

(Burada ufak bir parantez açalım: Tahlillerde sıklıkla sadece kanda dolaşan serbest demire veya kan sayımında hemoglobine bakılarak “kansızlık yok” denilebilir. Oysa gerçek bir hücresel açlık yaşayıp yaşamadığınızı, ya da en azından yaşamak üzere olup olmadığınızı gösteren asıl şey ferritindir. Cüzdanınızda o an 100 lira olması, banka hesabınızın eksi bakiyede olduğu gerçeğini değiştirmez!) (5)

Peki, bu banka kasası neden sürekli boşalır? Aslında sistemdeki bu düşüşün temel nedeni çok basit bir matematiksel dengesizliktir: Vücudunuza giren demir miktarının (ve buna bağlı olarak üretilen hemoglobinin), çeşitli yollarla harcanan veya kaybedilen demir miktarından daha az olmasıdır. Bu negatif bakiye tablosunu yaratan potansiyel nedenleri üç ana grupta toplarız (6):

  1. Beslenme yoluyla yetersiz demir alımı veya alınan demirin emilimini bozan sindirim sistemi problemleri (çölyak hastalığı, mide-bağırsak operasyonları, kronik inflamasyon veya mide asidini düşüren ilaçların kullanımı) (7).
  2. Kadınlarda yoğun geçen menstrüel (adet) kanamalar, gizli mide-bağırsak kanamaları (ülser, polip vb.) veya uzun mesafe koşucularında olduğu gibi ayak tabanındaki kırmızı kan hücrelerinin mekanik olarak sürekli parçalanması (hemoliz) gibi durumlarla yaşanan kronik demir kayıpları (8).
  3. Hamilelik, emzirme, hızlı büyüme çağları (ergenlik) gibi bedenin aniden çok daha fazla hammaddeye ihtiyaç duyduğu, artan fizyolojik talepler (9).

(Yani anlayacağınız, kasanın boşalmasının sebebi her zaman sadece demirden fakir beslenmeniz değil; bazen de kasanın altında bizim fark etmediğimiz bir sızıntı olması veya fabrikanın aniden çift vardiya çalışmaya başlamasıdır.)

Peki demiri nereden ve nasıl alacağız ki açık kapansın?

Heme Demir ve Non-Heme Demir Konusu:

  • Heme Demir (Hayvansal Kaynaklar): Kırmızı et, karaciğer, kümes hayvanları, sakatat ve deniz ürünlerinde bulunur. Heme demir, bağırsaklarımızdaki emilim noktalarına adeta VIP kapıdan giren özel bir davetli gibidir. Kendi özel taşıyıcı sistemi (HCP1) sayesinde fitat veya tanen gibi engellere takılmadan doğrudan emilir ve biyoyararlanımı (emilim oranı) %15 ila %35 gibi muazzam seviyelere ulaşır (10).
  • Non-Heme Demir (Bitkisel Kaynaklar): Ispanak, mercimek, baklagiller, kuru yemişler ve pekmezde bulunan demir türüdür. Bu demir türü, etkinliğe girmek için uzun bir kuyrukta bekleyen, kapıdaki her türlü engele (fitatlar, tanenler, lektin, kalsiyum) büyük oranlarda takılan sıradan bir müşteri gibidir. Emilmeden önce midede form değiştirmek zorundadır (Fe3+’ten Fe2+’ye indirgenme) ve emilim oranı maalesef sadece %2 ile %10 arasındadır (11).

(Yani Temel Reis’in ıspanak yiyerek demir gibi güçlendiği hikayesi, maalesef biyolojik olarak pek de doğru değildir. Bitkisel gıdalar harika lif ve mineral kaynaklarıdır ancak demir depolarını doldurmak için onlara bel bağlamak ve doktorunuzun önerdiği tedaviyi reddetmek, süreci sadece uzatacaktır.)

Popeye, ıspanak kutusunu açıyor.

Biyolojik Mayın Tarlası: Emilimi Artıranlar ve Azaltanlar

Diyelim ki demir açısından zengin bir öğün hazırladınız. Tabağınızdaki o değerli demirin kana ne kadar geçeceğini, o an tabağınızda (veya bardağınızda) bulunan diğer eşlikçiler de belirler:

  • Sabotajcılar (İnhibitörler): Bitkisel (non-heme) demir tüketirken içtiğiniz bir fincan kahve, demir emilimini önemli ölçüde düşürür — çalışmalarda bu etki %39 ile %54 arasında raporlanmıştır; ancak bu oran kahvenin türüne, öğündeki demir kaynağına ve miktarına göre değişir (12). Eğer kahvaltınıza çay veya süt ürünleri gibi tanen/polifenol ve kalsiyum kaynaklarını da dahil ederseniz bu blokaj oranı dramatik biçimde artar(13). Keza baklagillerin ve tahılların kabuğunda bulunan fitatlar da (lektinler), non-heme demiri adeta kelepçeleyip vücuttan atılmasına neden olur. (Yıllarca “kan yapsın” diye sabahları aç karnına pekmez yiyip, üzerine de bir bardak demli çay veya süt içtiyseniz, o demirin neden size hiç fayda sağlamadığını şimdi çok daha iyi anlıyorsunuzdur.)
  • Kurtarıcılar (Emilim Arttırıcılar): Non-heme (bitkisel) demirin emilimini şahlandıran en güçlü ajan bildiğimiz C Vitamini (Askorbik Asit)‘tir. Klinik çalışmalar, öğüne eklenen sadece 80 mg C vitamininin non-heme demir emilimini anında %30 oranında artırdığını, C vitamini zengini bir meyve suyunun ise emilimi 4 katına kadar katlayabildiğini kanıtlamıştır (14). Ayrıca bilimin “Et Faktörü (Meat Factor)” dediği önemli bir bulgu daha vardır: Bitkisel bir demir kaynağını, az miktarda da olsa hayvansal bir et/tavuk/balık ürünüyle aynı tabakta tüketmek, o bitkisel demirin emilimini doğrudan artırır (15). (Kıymalı sebze yemekleri bu yüzden biyolojik olarak kusursuz bir fikirdir.)

Neden Ispanak ve Pekmezle Tek Başına Yetersiz?

Bitkisel gıdalardaki (non-heme) demir, diyetimizdeki toplam demir alımının %85-90’ını oluştursa da, kana karışma (emilim) oranı yalnızca %2 ile %10 arasındadır (17). Dahası, bu bitkiler hayatta kalabilmek için kendi içlerinde fitat ve oksalat adı verilen koruyucu zırhlara sahiptirler. Yani Temel Reis’in ıspanak yiyerek demir gibi güçlendiği efsanesi maalesef klinikte çalışmaz; çünkü ıspanağın içindeki o bol miktardaki demir, oksalatlar tarafından öylesine sıkı kelepçelenmiştir ki, vücudunuz onu kullanamadan sistemden atar. Sadece bitkisel kaynaklara bel bağlarsanız, o uzun kuyrukta bekleyen misafirler (non-heme demir) hiçbir zaman VIP kapıdan geçip etkinlik alanına (hücreye) ulaşamaz (18).

Farklı baklagiller ahşap kaşıkta.

Gerçek Çözüm: Hayvansal (Heme) Demir

O bodrum katındaki banka kasasını (ferritini) gerçekten doldurmak istiyorsanız, hücrenin doğrudan tanıdığı ve hiçbir engele takılmadan içeri aldığı Heme Demire ihtiyacınız vardır. Kırmızı et, karaciğer, kümes hayvanları ve deniz ürünleri gibi hayvansal kaynaklar, vücudumuza demiri bir porfirin halkası (heme molekülü) içinde, yani adeta zırhlı bir araç içinde sunarlar. Bu zırhlı araç, midedeki asitten, içtiğiniz çaydaki tanenden veya yediğiniz yoğurttaki kalsiyumdan çok daha az etkilenerek bağırsaklardan %25-30 gibi yüksek bir oranla emilir. Yüksek doz kalsiyumun heme demir emilimini kısmen azaltabileceğine dair bulgular olmakla birlikte, bu etki non-heme demirdeki kadar belirgin değildir (19).

(İşin matematiği çok nettir: Hayvansal kaynaklardan gelen heme demir, günlük omnivor diyetimizin sadece %10-15’ini oluştursa da, biyoyararlanımının yüksekliği sayesinde vücudumuza giren toplam “emilmiş” demirin %40’ından fazlasını tek başına karşılar.) (20) Yani her gün tabaklar dolusu pekmez yiyip kan şekerini fruktozla zıplatmaktansa, menünüze ekleyeceğiniz bir miktar deniz ürünü veya doğru pişirilmiş kırmızı et, o kasayı metabolizmanızı yormadan çok daha hızlı ve efektif şekilde dolduracaktır.

Beslenme Yetersiz mi Kaldı? Takviyeler Dünyasına Giriş

Beslenmenizi C vitamini kalkanıyla donattınız, et faktörünü akıllıca kullandınız, çayı kahveyi öğünlerden uzaklaştırdınız ve menünüze kaliteli heme demir kaynaklarını eklediniz. Ancak bazen fabrikanın altındaki o sızıntı (yoğun adet kanamaları, emilim bozuklukları veya artan fizyolojik ihtiyaçlar) o kadar büyüktür ki, sadece yiyeceklerle bu açığı kapatmak aylar, hatta yıllar alabilir. İşte tam bu noktada, bedeninizi daha fazla yormamak ve tükenmiş depoları hızla toparlamak için dışarıdan medikal bir destek almamız gerekebilir.

Gelin, demir takviyeleri dünyasına ve bize yıllarca dayatılan “aç karnına her gün iç” efsanesinin neden çöktüğüne birlikte bakalım.

Demir Takviyelerinin Biyokimyasal Karnesi: Hangisini Seçmeli?

Her demir hapı vücudumuzda aynı dilden konuşmaz. Eğer takviye alıyorsanız, ne aldığınızı bilmek iyi bir fikir:

  • İnorganik Tuzlar (Demir Sülfat, Fumarat, Glukonat): Reçete edilen en standart, en ucuz formlardır (Sırasıyla %20, %33 ve %12 oranında saf elemental demir içerirler). Kanı hızlı yükseltirler ancak bağırsakta hızla serbest demire parçalandıkları için, kullanan hastaların %30 ila %47’sinde şiddetli mide-bağırsak şikayetleri yaratırlar (21).
  • Demir Bisglisinat (Aminoasit Şelatları): Demir mineralinin iki adet glisin aminoasidine bağlanmış korunaklı halidir. Bu sayede midede serbest kalmadan bağırsaklara ulaşır; fitat ve tanenlerin oluşturduğu biyolojik bariyere daha az takılarak emilirler. Mevcut pilot çalışmalar, standart ferröz sülfata kıyasla mide-bağırsak yan etkilerinin belirgin biçimde daha az görüldüğüne işaret etmektedir; ancak büyük ölçekli karşılaştırmalı veriler hâlâ sınırlıdır (22).
  • Lipozomal / Sukrozomiyal Demir: Demirin etrafının yağ (fosfolipid) baloncuğu ile kaplandığı en yeni taşıma teknolojisidir. Mide asidinden hiç etkilenmez, truva atı gibi doğrudan hücreye geçer ve mide-bağırsak yan etkilerini neredeyse sıfıra indirir (23).
  • İntravenöz (Damar Yolu) Demir (Ferrik Karboksimaltoz vb.): Özellikle hap formlarını tolere edemeyenlerde, aktif inflamatuar bağırsak hastalığı (Crohn/Ülseratif Kolit) olanlarda veya ağızdan alınan demirin emilemediği çok şiddetli anemilerde depoları (ferritini) hızla dolduran hayat kurtarıcı bir modern tıp protokolüdür.
Demir kapsül ve kırmızı hücreler.

Biyoyararlanım vs. Hasta Uyumu: Bitmek Bilmeyen Savaş

Bize yıllarca demir haplarını “ne olursa olsun aç karnına iç” dediler. Matematiksel olarak haklılar; boş midede demir emilimi %28’lere kadar çıkarken, yemekle birlikte bu oran çok daha düşük seviyelere iner. Ancak klinikte işler matematikteki gibi yürümez. Tıbbın o ünlü ve sarsılmaz kuralını unutmamak gerekir: En iyi ilaç, hastanın kullanabildiği ilaçtır. Matematiksel olarak aç karnına %28 emilim muazzam görünse de, hasta o dayanılmaz mide ağrılarından dolayı 3. gün ilacı çöpe atıyorsa, emilim oranı %0’a düşer.

Peki, o hapı yuttuğunuzda mideniz neden bulanıyor? Gelin, arka planda işleyen o toksikolojik mekanizmaya, yani Fenton Reaksiyonuna birlikte bakalım.

Aç karnına aldığınız o inorganik demir hapları (genellikle ferröz sülfat), mideyi geçip bağırsak lümeninde serbest kaldığında, hidrojen peroksit ile reaksiyona girerek bilinen en saldırgan serbest radikallerden biri olan hidroksil radikallerini (∙OH) üretir. Bu saldırgan radikaller doğrudan bağırsak epitel hücrelerinizin zarlarına saldırarak lipit peroksidasyonu adı verilen hücresel bir yıkım başlatır (24).

Kimyasal reaksiyon diyagramı.

(Burada ufak bir parantez açalım: O hapı yuttuktan yarım saat sonra hissettiğiniz kramp, mide bulantısı ve ağrı, ilacın “işe yaradığını” göstermez. Aslında bağırsağınızın size attığı “Burada bir yangın var, beni tahriş ediyorsun!” çığlığıdır.)

Mikrobiyota Faktörü: Kötü Huylu Bakteriler ve Demir Takviyeleri

Aç karnına alınan ve emilemeyen o yüksek dozdaki serbest demir sadece ince bağırsakta kalmaz, kalın bağırsağa kadar iner. Burada işin içine devasa ormanımız, yani mikrobiyotamız girer. Bağırsağımızdaki dost bakteriler (Laktobasiller ve Bifidobakteriler) demire çok ihtiyaç duymazken; Salmonella, Shigella ve E. coli gibi hastalık yapıcı zararlı patojenler demire kelimenin tam anlamıyla bayılırlar (25).

Siz o yüksek doz demir hapını aldıkça, emilemeyen demir kalın bağırsağa inerek bu zararlı patojenler için harika bir açık büfe ziyafetine dönüşür. Sonuç? Yararlı bakterileriniz azalırken, demirle beslenen zararlı bakteriler belirgin biçimde artar ve floranız bozulur. Demir kullananların o meşhur, bitmek bilmeyen şişkinlik ve kabızlık kabusunun altındaki asıl neden tam olarak bu disbiyozis (floranın bozulması) tablosudur.

Hepsidin Hormonu, Sirkadiyen Ritim ve “Her Gün Hap İçme Önerisi”

Gelelim diyet dünyasını ve tıp literatürünü sarsan o en güncel bilimsel gerçeğe. Doktorunuz size “bu demir hapını her gün, hatta günde iki kez içeceksin” demiş olabilir. Ancak güncel klinik çalışmalar, bu yaklaşımın aslında kendi topuğumuza sıkmak olduğunu tutarlı biçimde göstermektedir (28).

Karaciğerimizden salgılanan Hepsidin (Hepcidin) adında bir hormon vardır. Hepsidini, bağırsaklardan kana demir geçişini kontrol eden ferroportin kapılarını yöneten bir güvenlik görevlisi olarak düşünebiliriz. Ağızdan 60 mg ve üzeri tek doz demir takviyesi aldığınızda, vücut “İçeriye aniden çok demir girdi, toksik olabilir!” diyerek Hepsidin hormonunu yükseltir. Bu eşiğin tam olarak kaç mg’da devreye girdiği kişiden kişiye ve demir formuna göre farklılık gösterebilir; bazı çalışmalar daha düşük dozlarda da Hepsidin yanıtının başlayabildiğine işaret etmektedir. Hepsidin kapıları kilitler ve bu kilitlenme 24 saat sürer, eski haline dönmesi ortalama 48 saat alır (29).

Eğer siz ertesi gün veya aynı günün akşamı tekrar yüksek doz demir hapı yutarsanız, kapılar kilitli olduğu için o demir kana geçemez. Bağırsaklarda kalan bu emilememiş demir ise serbest radikaller oluşturarak size o meşhur kabızlığı yaşatır.

Dahası, Hepsidin hormonunun kendine ait bir sirkadiyen (günlük) ritmi vardır. Sabahın erken saatlerinde en düşük seviyedeyken, öğleden sonra ve akşam saatlerinde doğal olarak tavan yapar (30). Bu yüzden akşam yemeğinden sonra alınan demir takviyeleri, kapı zaten kapalı olduğu için büyük oranda emilmeden atılır.

Bilim ne diyor? Demir eksikliği anemisi olan genç kadınlarda yürütülen kontrollü klinik çalışmalar; demir takviyelerinin her gün yerine gün aşırı ve Hepsidin’in en düşük olduğu sabah saatlerinde tek doz alınmasının, bu popülasyonda toplam demir emilimini %34 ila %50 oranında artırdığını göstermektedir (31). Bu bulguların farklı yaş grupları ve klinik tablolar için de geçerli olup olmadığını netleştirecek daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.

Tedavi Protokolü: Ne Kadar Sürer, Ne Beklemeliyiz?

Demir tedavisine başladığınızda, halsizlik ve beyin sisi gibi semptomlar ilk birkaç hafta içinde hafiflemeye başlasa da, o bodrumdaki banka kasasının dolması epey zaman alır.

Kırmızı kan hücreleri akışı.

Ortalama bir tedavi protokolünde; 60 ila 120 mg elemental demir içeren bir takviyenin gün aşırı (bir gün arayla) ve sabahları alınması hedeflenir. Bu düzenli protokolle, kandaki nakit parayı (Hemoglobini) 1 ayın sonunda ortalama 1 g/dL artırmak mümkündür. Ancak tedavinin asıl amacı olan ferritin seviyesini o tehlikeli sınırın üzerine çıkarıp güvenli sulara (20-50 ng/mL aralığına) çekmek, ortalama 3 ila 6 ay (minimum 12 hafta) kesintisiz bir tedavi gerektirir. “Kendimi iyi hissediyorum” diyerek 2. haftada ilacı bırakmak, kasanın boş kalmasına ve aneminin hızla tekrarlamasına neden olacaktır (32).

Bu Sorunlara Çözüm Odaklı Yaklaşım: Mükemmel, İyinin Düşmanı Olmasın

Eğer mide toleransınız çok yüksekse ve tabiri caizse “demir gibi” bir mideniz varsa, hapınızı aç karnına içmek evet, en hızlı yoldur. Ancak geçmeyen ve tekrarlayan bir hassasiyette veya bulantıda; mükemmelin iyinin düşmanı olmasına izin vermemeli ve derhal strateji değiştirmelisiniz.

  • Yeşillik Stratejisi: Demir içeren öğünlerinizi (özellikle bitkisel ağırlıklıysa) veya haplarınızı, onu bol C vitamini içeren küçük bir atıştırmalıkla (örneğin yarım 1 avuç maydanoz, 1 orta boy limon ya da yarım kivi veya çiğ kırmızı biber vb.) birlikte almak muazzam bir “orta yoldur”. C vitamini demiri hücreye girmesi için uygun forma indirgerken (emilimi artırır); meyvedeki doğal lifler, su ve doğal şekerler, demirin bağırsak mukozasına yapacağı o sert ve doğrudan “temas” şiddetini tamponlayarak mideyi ve bağırsak bariyerini korur (26).
  • Zamanlama Sanatı: Kahve, çay veya süt ürünleri gibi kalsiyum ve polifenol bombalarını, demir hapınızdan veya demir içeriği zengin bitkisel öğününüzden en az 1.5 – 2 saat uzağa taşıyın.
  • Gerçek Gıda Vurgusu: Emilimi garanti altına almak için, kalorisi boş işlenmiş gıdalara değil; kırmızı et, karaciğer, deniz ürünleri gibi kalsiyumdan veya çaydan etkilenmeyen/minimal etkilenebilecek*, yüksek biyoyararlanımlı doğal heme demir kaynaklarına beslenmenizde daha sık yer açın.
  • Doz Bölme ve Gün aşırı (Alternate-Day) Strateji: Her gün 100-200 mg’lık bir bombayı aç mideye atıp güvenlik görevlisi Hepsidin’i alarma geçirmektense; takviyeyi hafif bir öğünle birlikte veya Hepsidin etkisini kırmak için günaşırı (bir gün arayla) almak en zekice hamledir. Klinik çalışmalar, 100 mg’ı her gün almakla, 200 mg’ı günaşırı almanın uzun vadede vücuda giren “net demir miktarını (net gain)” dramatik şekilde artırdığını ve bağırsakta kalan serbest demir yükünü düşürdüğünü göstermektedir (27). Doktorunuzla da görüşerek oral takviyelerinizi (özellikle 60 mg ve üzeri yüksek dozsa) Hepsidin tuzağına düşmemek için bir gün arayla ve sabah erken saatlerde almayı hedefleyin.

Uzun lafın kısası; demir eksikliği anemisini yenmek, her gün saatlerce ezbere demir hapı içerek veya işin biyokimyasını bilmeden kaşık kaşık pekmez yutarak kazanılacak bir savaş değildir. Asıl hedefimiz, sirkadiyen Hepsidin ritmine saygı duyan, öğün kombinasyonlarını akıllıca (C vitamini ile destekleyip, kalsiyum/tanenlerden uzaklaştırarak) kurguladığımız ve mide/bağırsak sağlığımızı (mikrobiyotamızı) koruyan doğru formda takviyelerle desteklenmiş sürdürülebilir bir sistem kurmaktır.

Referanslar

  • 1- Killip S, Bennett JM, Chambers MD. Iron deficiency anemia. Am Fam Physician. 2007 Mar;75(5):671-678.
  • 2- Tolkien Z, Stecher L, Mander AP, Pereira DI, Powell JJ. Ferrous sulfate supplementation causes significant gastrointestinal side-effects in adults: a systematic review and meta-analysis. PLoS One. 2015 Feb;10(2):e0117383.
  • 3- Sekhar DL, Murray-Kolb LE, Kunselman AR, Weisman CS, Paul IM. Differences in risk factors for anemia between adolescent and adult women. J Womens Health (Larchmt). 2016 May;25(5):505-513.
  • 4- Mast AE, Blinder MA, Gronowski AM, Chumley C, Scott MG. Clinical utility of the soluble transferrin receptor and comparison with serum ferritin in several populations. Clin Chem. 1998 Jan;44(1):45-51.
  • 5- Radin MS. Pitfalls in hemoglobin A1c measurement: when results may be misleading. J Gen Intern Med. 2014 Feb;29(2):388-394.
  • 6- Lopez A, Cacoub P, Macdougall IC, Peyrin-Biroulet L. Iron deficiency anaemia. Lancet. 2016 Feb;387(10021):907-916.
  • 7- Oxentenko AS, Murray JA. Celiac disease: ten things that every gastroenterologist should know. Clin Gastroenterol Hepatol. 2015 Aug;13(8):1396-1404.
  • 8- Calcaterra V, Cena H, Bolpagni F, et al. The interplay between iron metabolism and insulin resistance: a key factor in optimizing obesity management in children and adolescents. Int J Environ Res Public Health. 2025 Apr;22(9):1346.
  • 9- Girelli D, Nemeth E, Swinkels DW. Hepcidin in the diagnosis of iron disorders. Blood. 2016 Jun;127(23):2809-2813.
  • 10- Badar A, Karim S, Naseem S. Dietary heme iron: a review of efficacy, safety and tolerability. Nutrients. 2025 Jul;17(13):2132.
  • 11- Hoppe M, Hulthén L, Hallberg L. The relative bioavailability in humans of elemental iron powders for use in food fortification. Eur J Nutr. 2006 Feb;45(1):37-44.
  • 12- Hallberg L, Rossander L. Effect of different drinks on the absorption of non-haem iron from composite meals. Hum Nutr Appl Nutr. 1982 Apr;36(2):116-123.
  • 13- Monsen ER, Hallberg L, Layrisse M, et al. Estimation of available dietary iron. Am J Clin Nutr. 1978 Jan;31(1):134-141.
  • 14- Ballot D, Baynes RD, Bothwell TH, et al. The effects of fruit juices and fruits on the absorption of iron from a rice meal. Br J Nutr. 1987 Oct;58(2):331-342.
  • 15- Storcksdieck genannt Bonsmann S, Walczyk T, Renggli S, Hurrell RF. Oxalic acid does not influence nonhaem iron absorption in humans: a comparison of kale and spinach meals. Eur J Clin Nutr. 2008 Mar;62(3):336-341.
  • 16- Hurrell RF, Juillerat MA, Reddy MB, Lynch SR, Dossaji SF, Cook JD. Soy protein, phytate, and iron absorption in humans. Am J Clin Nutr. 1992 Sep;56(3):573-578.
  • 17- Hunt JR. Bioavailability of iron, zinc, and other trace minerals from vegetarian diets. Am J Clin Nutr. 2003 Sep;78(3 Suppl):633S-639S.
  • 18- Noonan SC, Savage GP. Oxalate content of foods and its effect on humans. Asia Pac J Clin Nutr. 1999;8(1):64-74.
  • 19- Uzel C, Conrad ME. Absorption of heme iron. Semin Hematol. 1998 Jan;35(1):27-34.
  • 20- Blanco-Rojo R, Toxqui L, Lopez-Parra AM, et al. Influence of diet, menstruation and genetic factors on iron status: a cross-sectional study in Spanish women of childbearing age. Int J Mol Sci. 2014 Mar;15(3):4077-4087.
  • 21- Tolkien Z, Stecher L, Mander AP, Pereira DI, Powell JJ. Ferrous sulfate supplementation causes significant gastrointestinal side-effects in adults: a systematic review and meta-analysis. PLoS One. 2015 Feb;10(2):e0117383.
  • 22- Szarfarc SC, de Cassana LM, Fujimori E, Guerra-Shinohara EM, de Oliveira IM. Relative effectiveness of iron bis-glycinate chelate (Ferrochel) and ferrous sulfate in the control of iron deficiency in pregnant women. Arch Latinoam Nutr. 2001 Mar;51(1 Suppl 1):42-47.
  • 23- Pisani A, Riccio E, Sabbatini M, Andreucci M, Del Rio A, Visciano B. Effect of oral liposomal iron versus intravenous iron for treatment of iron deficiency anaemia in CKD patients. Nephrol Dial Transplant. 2015 Apr;30(4):645-652.
  • 24- Lund EK, Wharf SG, Fairweather-Tait SJ, Johnson IT. Oral ferrous sulfate supplements increase the free radical-generating capacity of feces from healthy volunteers. Am J Clin Nutr. 1999 Feb;69(2):250-255.
  • 25- Zimmermann MB, Chassard C, Rohner F, et al. The effects of iron fortification on the gut microbiota in African children: a randomized controlled trial in Côte d’Ivoire. Am J Clin Nutr. 2010 Dec;92(6):1406-1415.
  • 26- Lynch SR, Cook JD. Interaction of vitamin C and iron. Ann N Y Acad Sci. 1980;355:32-44.
  • 27- Stoffel NU, Cercamondi CI, Brittenham G, et al. Iron absorption from oral iron supplements given on consecutive versus alternate days and as single morning doses versus twice-daily split dosing in iron-depleted women. Lancet Haematol. 2017 Nov;4(11):e524-e533.
  • 28- Moretti D, Goede JS, Zeder C, et al. Oral iron supplements increase hepcidin and decrease iron absorption from daily or twice-daily doses in iron-depleted young women. Blood. 2015 Oct;126(17):1981-1989.
  • 29- Wang CY, Babitt JL. Liver iron sensing and body iron homeostasis. Blood. 2019 Jan;133(1):18-29.
  • 30- Mirciov CS, Wilkins SJ, Dunn LA, Fraenkel PG, Anderson GJ, Darshan D. Circulating iron levels influence the regulation of hepcidin following stimulated erythropoiesis. Haematologica. 2018 Mar;103(3):e87-e91.
  • 31- Stoffel NU, Zeder C, Brittenham GM, Moretti D, Zimmermann MB. Iron absorption from supplements is greater with alternate day than with consecutive day dosing in iron-deficient anemic women. Haematologica. 2020 May;105(5):1232-1239.
  • 32- Camaschella C. Iron-deficiency anemia. N Engl J Med. 2015 May;372(19):1832-1843.

Ürik Asit Yüksekliği ve Beslenme: Bilinmesi Gerekenler

Yüksek ürik asit rehberi

Ürik asit yüksekliği; medikal adıyla hiperürisemi, sistemdeki ürik asit seviyelerinin sağlıklı kabul edilen referans aralığının üstüne çıkması durumudur.

Bugün arama motorlarında veya yapay zeka asistanlarında “Ürik asit nasıl düşürülür?” diye arattığınızda karşınıza çıkan ilk liste genellikle kırmızı eti, sakatatı ve bakliyatları şeytanlaştıran eski tip diyetlerdir. Bize yıllarca gut hastalığının sadece “çok et yemekten” kaynaklandığı söylendi. Ancak güncel veriler, bu tablonun arkasındaki suçluların yalnızca hayvansal proteinlerle sınırlı olmadığını; fruktoz tüketimi, insülin direnci ve alkol gibi faktörlerin de en az onlar kadar belirleyici rol oynadığını göstermektedir (7, 9, 11, 12).

Gelin, ürik asidin ne olduğuna, böbreklerinizin neden tıkandığına ve metabolizmanızın arka planında dönen o biyokimyasal oyunlara çok daha objektif bir pencereden bakalım.

Vücudun Egzoz Dumanı: Ürik Asit Aslında Nedir?

Ürik asidi ve yükseldiğinde ortaya çıkan sorunları anlamak için vücudunuzu sürekli çalışan devasa bir fabrika olarak düşünün.

Bu fabrika enerji üretirken, kendi hücrelerimizin doğal yıkımı ve dışarıdan yediğimiz gıdalardaki “pürin” adı verilen azotlu bileşiklerin işlenmesi sonucu ortaya doğal bir atık gaz, yani bir “egzoz dumanı” çıkar. İşte bu egzoz dumanı ürik asittir. Sağlıklı işleyen bir fabrikada bu duman kana karışır, böbrekler (yani fabrikanın bacaları) tarafından filtrelenir ve ağırlıklı olarak idrar yoluyla ve kalan kısmı da dışkı yolu ile vücuttan dışarı atılır (2).

Eğer bu denklemin iki tarafından birinde bir sorun yaşanırsa; yani fabrika ya çok fazla duman üretiyorsa ya da bacalar (böbrekler) tıkanıp dumanı atamıyorsa, o zehirli gaz fabrikanın içine dolmaya başlar.

Bu dışarıdan alım/üretim ve uzaklaştırma döngüsü çoğu sağlıklı bedende düzenli ve dengeli şekilde işlerken denklemin iki
tarafından birinde (fazla üretim ya da yetersiz uzaklaştırma) süreçlerinde yaşanabilecek dengesizlikler sistemdeki ürik asit seviyelerinin yükselmesiyle sonuçlanabilir.

Çoğu insan, sahip olduğu yüksek ürik asit seviyeleri nedeniyle bir sağlık sorunu yaşayana kadar bu durumun farkında da değildir. Genetik yatkınlığı olan kişilerde eklemlere çöküp kristalleşerek gut hastalığı adı verilen o meşhur ağrılı ataklara veya böbreklerde birikerek böbrek taşlarına zemin hazırlayabilir (3). İleri vakalarda, uzun süre tedavi edilmediğinde dokularda tofüs adı verilen kalıcı, hasar verici birikintilerin oluştuğu gözlenebilir (4).

Hiperürisemi şaşırtıcı şekilde yaygındır. Her 5 kişiden 1’inde gözlendiği gibi, genellikle kendi başına semptomlara ve rahatsızlığa neden olmaz. (He et al., 2021)

Pürinler ve pirimidinler yapısı.

Vücudumuzdaki doku/proteinlerin yıkımı ve çeşitli gıdalarda bulunan “pürin” denilen doğal azotlu bileşiklerin metabolizması sonucu ortaya çıkan bir yan ürün olan ürik asit; fazlası vücuttan uzaklaştırılamadığı takdirde birikerek çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir.


Çok Et Yediğim İçin Mi Oldu?

Yukarıda bahsi geçen pürin maddesi kırmızı et, sakatat ve deniz ürünlerinde bolca bulunur; bu yüzden yıllarca tek suçlu olarak hayvansal proteinler ilan edilmiştir. Klinik çalışmalar; diyetteki pürini önemli ölçüde kısıtlamanın kan ürik asit seviyesinde genellikle sınırlı bir düşüş sağlayabildiğine işaret etmektedir (5). Bu bulgu küçük örneklemli çalışmalardan elde edilmiş olmakla birlikte, sadece eti kesmek çoğu hastada o taşan havuzu boşaltmaya tek başına yetmez.

Erkeklerde yürütülen büyük çaplı epidemiyolojik veriler; ıspanak, mercimek, bezelye veya mantar gibi pürin içeren bitkisel gıdaların gut atakları riskini istatistiksel olarak artırmadığına işaret etmektedir (6). Bu bulguların kadınlar ve farklı popülasyonlar için de geçerli olup olmadığını netleştirecek daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, pürin içeriği nedeniyle sebzelerden aşırı kaçınmak için şu an elimizdeki veriler yeterli bir gerekçe sunmamaktadır.

Laboratuvar sonuçları ve analizler.

Olası Suçlular: Fruktoz ve Alkol

Eğer et yemek tek başına yeterli bir açıklama değilse, o bacaları tıkayan asıl problem nedir? Güncel verilere göre metabolik sabotajcı Fruktoz (meyve şekeri) ve Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu. (HFCS) (7, 8).

Glikoz tüm vücut hücreleri tarafından güvenle kullanılabilirken, fruktoz doğrudan karaciğere giden güdümlü bir füze gibidir. Karaciğer yüksek miktarda fruktozu işlemeye çalıştığında, hücrenin enerji molekülü olan ATP’yi hızla tüketir; tükenen ATP molekülleri parçalanarak ürik aside dönüşür (9). Kontrollü çalışmalar bu etkiyi özellikle yüksek fruktoz dozlarında belgelemiş olsa da, günlük tüketim düzeylerindeki etkinin büyüklüğü kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Yine de şekerli içecekler ve meyve sularının ürik asit yükünü artırabileceği, mevcut verilerle desteklenmektedir (7, 10).

Ürik asidinizi fırlatan şey dün yediğiniz o kaliteli köfteden ziyade, yemeğin yanında içtiğiniz asitli/şekerli içecek veya masum sanarak tükettiğimiz meyve suları olabilir. Şeker yediğiniz için gut atağı geçirebileceğiniz fikri geleneksel tıpta pek konuşulmaz, ama tetikleyici faktörlerden biridir. (10).


İnsülin Direnci: Böbreklerin Kapılarını Kilitleyen Hormon

İşin sadece üretim (fruktoz ve pürin) tarafı değil, atım (böbrekler) tarafı da insülin direnci ile yakından ilgilidir. Şeker ve rafine karbonhidratın fazla tüketimine bağlı olarak gelişebilen hiperinsülinemi (yüksek insülin) durumu, böbreklere şu acil talimatı verir: “Tuzu ve ürik asidi dışarı atma, geri em ve içeride tut!” (11, 12).

Yani bel çevreniz kalınsa, karaciğeriniz yağlıysa ve insülin direnciniz varsa, fabrikanın bacaları büyük oranda kilitlenmiştir. İnsülin direncinin böbrek tübüllerinde ürat geri emilimini artırdığı ve ürik asit atılımını bozduğu bilinmektedir.

Pürinsiz bir diyete rağmen insülin direncinizi yönetmediğiniz sürece ürik asidin etkin biçimde temizlenmesi güçleşecektir.

Ürik Aside Karşı Strateji: 6 Kritik Adım

Doktorunuzun medikal tedavisine ek olarak, metabolizmanızla uyum içinde çalışacak ve böbreklerin filtreleme kapasitesini yeniden açmaya yardımcı olabilecek şu stratejiler süreci tersine çevirebilir:

  1. Fruktoz Musluğunu Kapatmak: En hızlı ve etkili adım; eklenti şekerleri, yüksek fruktozlu mısır şuruplarını, asitli içecekleri ve şekerli içecekleri (meyve suları) dahil, beslenmenizden çıkarmaktır. Bütün meyveleri (lifleriyle birlikte) porsiyon kontrolü dahilinde tüketmek genellikle güvenlidir, ancak suyu sıkılmış meyveler karaciğere daha hızlı ve yoğun bir fruktoz yükü bindirerek ürik asit üretimini artırabilir (7, 10).
  2. Akılcı Pürin Kısıtlaması: Et tüketimini sıfırlayıp kas kaybetmek yerine, akıllı seçimler yapın. Pürin şampiyonları olan sakatatları (karaciğer, böbrek vb.) ve küçük balıkları (sardalya, hamsi) sınırlayın. Kaliteli protein kaynaklarını (yumurta, peynir, makul miktarda tavuk veya et) metabolizmanızı yormadan esnek şekilde tüketebilirsiniz (5, 6). Beyaz et ağırlıklı ilerlemek iyi bir strateji olabilir.
  3. C Vitamini Kalkanı: Meta-analizler, düzenli C vitamini alımının böbreklerden ürik asit atılımını artırarak kan seviyelerini düşürmeye yardımcı olabileceğini (ters orantı) göstermektedir (14, 15). Diyete bolca yeşil yapraklı taze sebzelerden yapılmış salata, sebze yemekleri ve limon eklemek destekleyici olabilir. C vitamininin tek başına bir tedavi değil, destekleyici bir strateji olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır.
  4. Alkol (Özellikle Bira) Tuzağı: Alkol, böbreklerin ürik asit atılımını doğrudan felç eder. Bira ise hem alkol içerdiği hem de yapısındaki bira mayası devasa miktarda pürin barındırdığı için gut hastaları adına kelimenin tam anlamıyla beladır (16).
  5. Kilo Yönetimi ve İnsülinin Düşürülmesi: Kilo vermek (özellikle karın/viseral yağların kaybı), insülin direncini kırarak böbreklerin kilitli kapılarını açar ve ürik asidin idrarla atılmasına olanak tanır. Sürdürülebilir aralıklı oruç protokolleri veya düşük karbonhidratlı diyetler bu süreci hızlandırabilir (17, 18). (Not: Sert ve uzun süreli açlıkların ilk günlerinde kanda artan ketonlar, böbreklerde ürik asitle yarışa girebileceği için kan ürik asit seviyelerinde geçici dalgalanmalar olabilir; ancak uzun vadede kilo kaybı bazal değerleri kalıcı olarak iyileştirme eğilimindedir.)
  6. Su Tüketimi (Bacayı Yıkamak): Ürik asit böbreklerden su ile atılır. Günde 2.5 – 3 litre temiz su içmek, o asidin eklemlerde kristalleşmesini engellemenin en önemli adımlarındandır.

Esnek, Temkinli ve Olası Yasaklı Gıdalar Tablosu

Esnek Şekilde Tüketilebilecek Gıdalar:

Bu gıdaların pürin içerikleri ve ürik asit ile olan etkileşimleri oldukça minimaldir, başka bir sağlık problemi olmadığı sürece rutinde esnek şekilde tüketilebilirler.

  • Yumurta, süt ve kaliteli süt ürünleri, peynir çeşitleri. (Süt proteinleri ürik asit atılımını destekleyebilir dahi).
  • Çerezler, fıstık ezmesi, tahin, zeytinyağı.
  • Patates
  • Filtre kahve (Kafein atıma destek olabilir), çay.
  • Mantar, bezelye, karnabahar, pazı, brokoli, kuşkonmaz, brüksel lahanası, semizotu, ıspanak ve bakliyatlar: Bitkisel pürin kaynakları olmakla birlikte, mevcut epidemiyolojik veriler gut atağı riskini artırmadıklarına işaret ettiğinden esnek tüketim grubuna dahil edilmiştir.

Temkinli Tüketilmesi Önerilenler:

İçerikleri nedeniyle ürik asidi yükseltebilecekleri için sınırlı şekilde, porsiyon kontrolü dahilinde tüketilmeleri önerilen besinler:

  • Kırmızı et, tavuk, hindi eti ve büyük balıklar.
  • Yulaf ve tam tahıllar.
  • Taze meyveler (Porsiyon dahilinde)

Tüketilmesi Önerilmeyen/Olası Yasaklı Sabotajcı Gıdalar:

Olabildiğince kaçınılması gereken, tüketimleri halinde ürik asit seviyelerini zıplatabilecek gıdalar:

  • Şeker, fruktoz içeriği yüksek doğal şekerler (bal, reçel, pekmez şurup, nektar, kuru meyve çeşitleri), meyve suları, şekerli içecek ve HFCS (mısır şurubu) içeren paketli gıdalar.
  • Sakatatlar, küçük balıklar, kabuklu deniz ürünleri ve av etleri
  • Alkollü içecekler, özellikle de bira ve yüksek alkollü içkiler.
  • Trans yağ ve omega-6 ağırlıklı bitkisel yağlarla yapılmış işlenmiş/kızartılmış ürünler: Doğrudan ürik asit üzerindeki etkileri için güçlü kanıt olmamakla birlikte, kronik inflamasyonu artıran beslenme örüntüsünün bir parçası olduklarından sınırlandırılmaları önerilir.
  • İçeriği bilinmeyen paketli/hazır gıdalar.
Test tüpleri ve mısır görüntüsü.

Aklınızda kalacak olanlar; hiperürisemi ve gut hastalığı sadece “çok protein yemekle” açıklanabilecek kadar basit sorunlar değildir. Asıl hedefimiz, o görünmez fruktoz bombardımanını kesmek, insülin direncini kırarak böbreklerin filtreleme kapasitesini geri kazandırmak ve bedeni kas kaybına uğratmadan, doğru proteinlerle sürdürülebilir bir denge kurmaktır.

Referanslar:

  1. He H, Pan L, Ren X, et al. The Effect of Body Weight and Alcohol Consumption on Hyperuricemia and Their Population Attributable Fractions: A National Health Survey in China. Obes Facts. 2021 Feb;15(2):216-227.
  2. Dalbeth N, Merriman TR, Stamp LK. Gout. Lancet. 2016 Oct;388(10055):2039-2052.
  3. Choi HK, Ford ES. Prevalence of the metabolic syndrome in individuals with hyperuricemia. Am J Med. 2007 May;120(5):442-447.
  4. Perez-Ruiz F, Dalbeth N, Bardin T. A review of uric acid, crystal deposition disease, and gout. Adv Ther. 2015 Jan;32(1):31-41.
  5. Yamamoto T, Yokoyama H, Moriwaki Y, et al. The effect of completely purine-free diet of low sodium content on purine intermediates and end-product. Eur J Clin Nutr. 1990 Sep;44(9):659-664.
  6. Choi HK, Atkinson K, Karlson EW, Willett W, Curhan G. Purine-rich foods, dairy and protein intake, and the risk of gout in men. N Engl J Med. 2004 Mar;350(11):1093-1103.
  7. Cox CL, Stanhope KL, Schwarz JM, et al. Consumption of fructose- but not glucose-sweetened beverages for 10 weeks increases circulating concentrations of uric acid, retinol binding protein-4, and gamma-glutamyl transferase activity in overweight/obese humans. Nutr Metab (Lond). 2012 Jul;9(1):68.
  8. Desmawati D, Fasrini U, Afriani N, Sulastri D. Fructose Intake Related with Serum Uric Acid Level in Young Adults. J Nutr Sci Vitaminol. 2019;14:135-140.
  9. Nakagawa T, Hu H, Zharikov S, et al. A causal role for uric acid in fructose-induced metabolic syndrome. Am J Physiol Renal Physiol. 2006 Mar;290(3):F625-631.
  10. Lustig RH. Fructose: metabolic, hedonic, and societal parallels with ethanol. J Am Diet Assoc. 2010 Sep;110(9):1307-1321.
  11. Perez-Pozo SE, Schold J, Nakagawa T, et al. Excessive fructose intake induces the features of metabolic syndrome in healthy adult men: role of uric acid in the angiogenic response. Int J Obes (Lond). 2010 Mar;34(3):454-461.
  12. Johnson RJ, Nakagawa T, Sanchez-Lozada LG, et al. Sugar, uric acid, and the etiology of diabetes and obesity. Diabetes. 2013 Oct;62(10):3307-3315.
  13. Facchini F, et al. Relationship between resistance to insulin-mediated glucose uptake, urinary uric acid clearance, and plasma uric acid concentration. JAMA. 1991;266(21):3008-3011.
  14. Juraschek SP, Miller ER, Gelber AC. Effect of oral vitamin C supplementation on serum uric acid: a meta-analysis of randomized controlled trials. Arthritis Care Res (Hoboken). 2011 Sep;63(9):1295-1306.
  15. Choi HK, Gao X, Curhan G. Vitamin C intake and the risk of gout in men: a prospective study. Arch Intern Med. 2009 Mar;169(5):502-507.
  16. Choi HK, Curhan G. Beer, liquor, and wine consumption and serum uric acid level: the Third National Health and Nutrition Examination Survey. Arthritis Rheum. 2004 Dec;51(6):1023-1029.
  17. Krzystek-Korpacka M, Patryn E, Kustrzeba-Wójcicka I, et al. The effect of a one-year weight reduction program on serum uric acid in overweight/obese children and adolescents. Clin Chem Lab Med. 2011 May;49(5):915-921.
  18. Brasse P, Zerdka J, Staszkiewicz K, et al. Intermittent Fasting: Efficacy, Safety, and Its Impact on Body Weight, Glucose Metabolism, and Gut Microbiota. Cureus. 2025 Nov;17(11):e97773.
  19. Chun J, Kim J, Linton J. Prevalence of Hyperuricemia and Its Association with Obesity in Korean Adults: Analysis Based on 2018 Korea National Health and Nutrition Examination Survey. Korean J Fam Pract. 2020 Oct;10(4):258-264.
  20. Towiwat P, Li ZG. The association of vitamin C, alcohol, coffee, tea, milk and yogurt with uric acid and gout. Int J Rheum Dis. 2015 May;18(5):495-501.

Protein Nedir? Amino Asitler, Gerçek Günlük İhtiyaç ve Sağlık Üzerindeki Etkileri

Ayrı bir sınıf biyolojik molekül olduğunun anlaşıldığı 18. yy’dan beri yoğun şekilde araştırılmaya devam edilen bir yapı protein.

İçeriği, fonksiyonları ve beslenmedeki önemine dair elimizde azımsanmayacak miktarda bilimsel veri olmakla birlikte; ilkokul hayat bilgisi derslerinden beri hakkında sıkça duyduklarımız ile proteininin hayatın ve sağlığın devamı için çok önemli bir bileşik olduğunun bilincindeyiz.

Okumaya devam et

Elektrolitler 101

Nedir Bu Elektrolitler?

Elektrolitler, uygun ortamda çözündüklerinde elektrik akımının iletimini yapan maddelere verilen genel bir isim olup, sağlık çevrelerinde sıklıkla kan, idrar ve ter içerisindeki elektrik akımını sağlayan bu maddelerin miktar/konsantrasyonlarını betimlemek için kullanılırlar.


Adını en sık duyduklarımız sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyum mineralleri olup, bikarbonat, klor, fosfor ve çeşitli iz elementler elektrolitler denildiğinde akla gelirler.

Elektrolit: Vücut sıvıları içerisinde eriyik halde bulunan elektrik iletme kapasitesine sahip tuz çözeltileri.

Neden Önemliler?

Elektrolitler, kalbin atmasından beden ve beyin arasındaki bilgi aktarımının sinir yoluyla sağlanmasına, kan ve dokuların istenilen pH seviyesinde kalmalarına kadar neredeyse her metabolik fonksiyonun ve sürecin sağlıklı şekilde sürdürülebilmesi, dolayısıyla da hayatın devamı için kritik öneme sahiptirler.

Tıpkı bir tuzlu su balığının tatlı suda yaşayamaması gibi (ya da tam tersi), hücre içi ve hücre dışı vücut sıvılarında bulunan elektrolitlerin her daim belirli bir referans aralığında kalması canlılık için zorunludur.


Herhangi bir mineralin olması gereken aralıktan düşük ya da yüksek olması hassas dengeleri bozarak elektrolit dengesizliğine sebep olabilir. Elektrolit seviyelerindeki bu oynamalar gündelik hayatımızda sıklıkla yaşanmaktadır ve ufak tolere edilebilir miktarlarda yaşandıkları sürece semptom göstermeden beden tarafından düzenlenirler. Öte yandan seviyelerdeki ciddi oynamalarda halsizlik, baş ağrısı, migren, çarpıntı, mide bulantısı, kusma, kramplar, baş dönmesi, baygınlık gibi şekillerde kendini göstererek bazı nadir durumlarda gerekli müdahale gerçekleşmezse ölümle bile sonuçlanabilir.


Elektrolit paneli acil serviste temel metabolik panelin bir parçası olarak en sık çalışılan tahlillerden olup, pek çok akut ve kronik sağlık sorunun tanılanmasında büyük öneme sahiptir.


Öte yandan böbrek yetmezliği, kontrol edilmeyen tip-1 diyabet, yüksek dozda diüretik alımı, ciddi yanıklar sonucu ortaya çıkan sıvı kaybı ya da yeme bozukluğu – ölüm orucu gibi kaybedilen elektrolitlerin ve sıvının yerine konmadığı/konamadığı tablolar sonucunda ise çok daha ciddi şekillerde gözlenirler.


Elektrolit dengesizlikleri sağlıklı popülasyonda sıklıkla yüksek sıcaklıkağır egzersiz sonucu terleme ya da zehirlenmelere bağlı kusma ve (ya da) ishale bağlı yaşanan sıvı kaybı sonucu gerçekleşir ve eksikliğin giderilmesi ile çözümlenir.

İşte sıklıkla, bazen gündelik olarak yaşadığımız sıvı kaybı ve buna bağlı potansiyel elektrolit dengesizliklerine dair bazı örnekler:

  • Çok tuzlu bir şey yediniz, sodyum konsantrasyonu arttı. Vücudunuz yükselen sodyum miktarının sağlığınızı etkilememesi için size su içme sinyali vererek tuzu seyreltti ve konsantrasyonu istediği aralığa çekti.
  • Uzun süredir bir şey yemediniz/içmediniz – halsizlik yaşıyorsunuz. (Yüksek ihtimalle şekeriniz değil ama tuz konsantrasyonunuz ve sıvı miktarınız azaldı – belki de buna bağlı olarak tansiyonunuz düştü.)
  • Gıda zehirlenme sonrası tartıda hızlı bir düşüş gördünüz, herkes süzüldüğünüzü söylüyor. (Şok diyetler ile benzer bir durum.)
  • Ağır spor esnası – sonrasında başınız dönmeye başladı – mideniz bulanıyor.
  • Kahveyi abarttınız ve hiç su içmediniz – başınız ağrıyor.
  • Alkollü bir gecenin sabahı yüzünüz gözünüz olduğundan şişkin uyandınız.

Nereden Nasıl Alınırlar?

Vücudumuz yukarıda bahsettiğimiz gibi, düzenli olarak bu minerallerin/tuz çözeltilerinin hücre içi ve dışı konsantrasyonlarını belli bir oranda homeostasi durumunda tutacak ayarlamaları yapar. Düzeylerin belirli seviyelerde kalması için sağlıklı bünyelerde gerekli direktif ve komutları verir. Bizi elektrolit kaynaklarına yönlendirerek gerekli anlarda susamamızı, canımızın spesifik gıdaları; tuzlu yemekleri – atıştırmalıkları hatta sebzeleri bile çekmesini sağlar.

Elektrolit dengesinin sürdürülmesinin yolu düzenli olarak sağlıklı bir beslenme modelinin benimsenmesinden geçer.


Tuz, sebze ve meyveler, hayvansal kaynaklı besinler başta olmak üzere “doğal – sağlıklı” olarak tanımlayabileceğimiz neredeyse her besin değişen seviyelerde elektrolitleri içerirler. Genel sağlık tavsiyeleri elektrolit dengesinin korunması adına güzel bir örnek olup gündelik olarak belirli bir miktarda tuz alımı, yeterli sıvı alımının sağlanması (su içmek ve diüretik etkili içecekleri azaltmak), düzenli yeşillik tüketimi ve tabağın renklendirilmesi/çeşitlendirilmesi çoğu sağlıklı birey için dengenin korunması adına yeterlidir.


Günlük Ne Kadar Elektrolit Almalı?

Gündelik ihtiyacınız, yaş, ağırlığınız, kas kütleniz, aktivite durumu, ortamın sıcaklığı – iklim, günlük içilen su ve alınan diüretiklerin miktarına bağlı olarak büyük değişkenlikler gösterir. Çoğu sağlıklı bireyde sağlıklı beslenme kurallarına uymak gündelik ihtiyaçların alınması adına yeterli olacaktır.

Detoks içeceklerinin sağlıklıtazeleyici olmalarının temel nedeni çok besleyici olmaları ya da karaciğere mucizevi bir destek sunmaları değil, özellikle içerdikleri yeşil sebze ve meyvelerden gelen elektrolitlerin yaşanan eksikliği tamamlamasıdır. Aynı durum maden suyu ve çeşitli sporcu içecekleri için de geçerlidir. ( Her ne kadar içerdikleri mineraller anlamında içerikleri oldukça yetersiz olsa da)


Benzer amaçla özellikle ciddi sıvı kayıplarında içerisinde su, tuz, şeker, kabartma tozu – karbonat – potasyum klorür bulunan ORS (oral rehidratasyon sıvısı) kaybedilen sıvı ve elektrolit dengesinin tekrar düzenlenmesi için kullanılır. Aynı şekilde acil servislerde bol bol talep edilen serum, (izotonik salin ya da serum fizyolojik) da tuzlu sudan başka bir şey olmamakla birlikte yine temel amacı kandaki elektrolit dengesini düzenlemektir.


Dışarıdan Takviye Gerekli mi?

Kaliteli beslenen sağlıklı popülasyonun ekstrem durumlar dışında takviyeye ihtiyacı olmadığı düşüncesi genel sağlık otoritelerince kabul görmüş bir yaklaşım olup semptom görülmedikçe takviyenin gereksiz olduğu belirtilmektedir. Beslenme yoluyla elektrolit alımının yeterli olmadığı ya da kayıpların yüksek olduğu düşünülen bazı noktalarda eksikliklerin giderilmesi adına tüketilen gıdaların içerik ve porsiyonları ihtiyaçlar dahilinde arttırılabilir ya da ek takviyelere (besin takviyeleri gibi) başvurulabilir.


Özellikle son dönem fonksiyonel beslenme trendinin yayılması ile magnezyum, potasyum takviyelerinin havada uçuştuğu bir ek besin pazarı oluştu.

Lütfen bu tür prospektüsü bile olmayan ürünleri yalnızca güvendiğiniz bir sağlık çalışanının önerisi ile kullanın.

Spor hocanız – yoga eğitmeniniz enerjik yapıyor diyerek önerdiği için avuç avuç tüketmekten kaçının. Her şeyin fazlasının zarar olduğu bilgisinin burada da geçerli olduğunu unutmayalım. Ek olarak özellikle dışarıdan ek potasyum takviyesi konusunda temkinli olmakta fayda var.

Makro denen şey de ne?

Özellikle ketojenik beslenmenin popülerleşmesi ile hayatımıza giren, son dönemde adını sık sık duyduğumuz makro kavramı çoğumuz için ciddi kafa karışıklığına neden oluyor.

Farklı beslenme sistemleri ve diyetler; farklı amaçlar doğrultusunda (kozmetik-sağlık-performans odaklı) farklı makro oranları kullanarak bedenin ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanırlar.

Makro, özünde makrobesin öğeleri yani kabaca protein, yağ ve karbonhidrat ve alkol demektir. Protein ve karbonhidrat gram başına 4 kalori içerirlerken yağ 9, alkol ise 7 kalori içerir. Bu mantıkla yediklerimizin içerdiği öğeleri gram cinsinden bilirsek dört işlem ile kalorilerini kolaylıkla hesaplayabilir, kendimizce ne kadar sağlıklı olduklarını yorumlayabiliriz.

Anlayacağınız, makroları hesaplamak dediğimizde gündelik yediklerinizin/içtiklerinizin içerdiği besin öğelerinin miktarlarını tahmini şekilde gram olarak hesaplıyor, ortaya çıkan tabloyu amacımız doğrultusunda yönetmeye çalışıyoruz.

Pratiğe Dökümü:

Örneğin hedeflerimiz doğrultusunda 1200 kalorilik bir diyet yapmaya karar verdiniz/diyetisyen tarafından önerildi. (Bu rakam oldukça kişisel ve değişken olup arkasında ciddi bir bilim yatar, lütfen kafanıza göre günlük enerji alımınız ile oynamayın ve bu örneği birebir uygulamayın.)

  • Bu 1200 kalori standart 5-6 öğün, bol karbonhidratlı – düşük yağlı bir diyet için, %60 karb yani toplam 180g. karb + %15 protein yani 45g. protein + %15 yağ yani 35g. yağ alımı demek.

Bu da bol bol ekmek, meyve ve yağsız peynir, et, sebze yemeği anlamına geliyor.

  • Diğer taraftan 1200 kalorilik bir ketojenik diyet, %5 karb yani 25g. net karb + %20 protein yani 60g. protein + %75 yağ yani 100g. yağ içerir.

Yani karbonhidrat kaynaklarından (süt – doğal bal – meyve – bulgur vb.) kaçıyorsunuz ama öğünlerinizdeki peynir, et, salata, sebzeler bol yağlı.

  • Bu kadar düşük karbonhidrat bana gelmez, ama yine de ekmek yemek istemiyorum – ağzıma atınca gerisi geliyor mu diyorsunuz? Bu durumda 1200 kalorilik düşük karb. herhangi bir yaklaşım, (Karatay/Dukan/Atkins gibi) işimizi görecektir. Gelin yeni diyetimizde toplam karbonhidrat alımını ikisinin arasında bir noktaya, örneğin %25`e çekelim. Yani yeni sistem %25 karb. – 75g. net karb. + %20 protein yani 60g. protein + %55 yağ yani 73 gram yağ. içerecek.

Bu da özellikle meyve ve bakliyatlardan ciddi ödünler vermeden ikisinin arasında bir yerde kalarak yağlı da yiyerek ilerlemenizi sağlar.

Makrolarınızı bilmek esneklik sağlar.

Anlayacağınız bu işin kesin bir kuralı olmamakla birlikte amacımız sağlık durumunuz, ihtiyaçlarınız ve imkanlarınız doğrultusunda sizin için en iyisini bilimsel bir yaklaşım eşliğinde planlayabilmek.

Makrolarınızı Bilmek Esneklik Sağlar.

Bir diyeti sağlıklı ve sürdürülebilir kılan, içeriğindeki besinlerin kalitesi ve dolayısıyla ihtiyacınız olan makro-mikro besin öğelerini karşılama miktarıdır.

Bu karşılama miktarını anlayabilmek ve öğlen tatlı yedim, akşam bir şey yemeyeyim de “dengelensin” dememek için uyguladığınız sistemdeki ihtiyaçlarınızı (yani makrolarınızı karşılama oranınızı) biliyor olmanız,

  • Hangi diyeti yapıyor olursanız olun size elle tutulabilir bir veri sağlayarak sağlıklı sürdürülebilirliği ve tutarlılığı arttırır.
  • Beslenmenize dair alternatifler ve içgörü sağlar, bedeninizi tanımanıza yardımcı olur. En azından sizi kiraz-hurma detoksu- gibi garip fikirlerden korur.

Hesaplayın:

İhtiyaçlarınızı belirleme noktasında ya güvenilir bir online hesaplayıcıdan, ya da konuda bilgi sahibi bir uzmandan destek almanızı önermekle birlikte kilo yönetimini yaparken sağlığınızı da ön plana koyarak bu konuya birazcık da olsa kafa yormanızı öneririm.

Diyette neden “Başarısız” oldum?

Eğer bu yazı bir şekilde önünüze düştüyse yolunuz en azından bir diyetten ve spor salonundan geçti diye tahmin ediyorum.

Peki neden olmadı? “Olduysa da” neden devamını getiremediniz?

Çünkü bu başlıklardan bazılarını kaçırdınız:

  • Gerçekçi bir hedef belirlemek:

“Bu ay 300g. kas kazanıp, (kas kazanmak çok zorlu bir süreçtir, tanita ölçümleri sizi yanıltmasın.) 1300g. yağdan kaybederek toplam ağırlığımı 1kg. azaltmayı planlıyorum.”

Demediniz, hedefiniz hep 3-5 kiloları yo-yo usulü alıp vermek oldu.

  • Sürdürülebilir sağlıklı beslenme:

İhtiyaç, hedef ve imkanlarım doğrultusunda hazırlanmış bir beslenme programını takip edeceğim.”

Kafanıza göre beslenmenizde ciddi değişikler yapmayın. Bir genel sağlık kontrolü ve uzman desteği bu işin olmazsa olmazlarından.

  • Güç antrenmanı:

“Spor salonunda ve evdeki antrenmanlarımda artık ilk önceliğim compound egzersizler (squat-deadlift-push up-pull up) olacak, kardiyo değil. Koşu bandında/bisiklet tepesinde dakika saymayacak veya dizi izlemeyecek, gerçekten spor yapacağım.“ Diyememiş, sporu bir işkence – kaçınılması gereken bir çile gibi görmüş olabilirsiniz.

  • Düzgün form:

“Gerekirse birileri ile çalışıp yaptığım hareketlerin doğru postür ve form ile yapıldığından emin olacağım ki gerçekten faydalı olsunlar ve uzun vadede sakatlanmalardan korunayım.”

Demediyseniz demelisiniz, çünkü amacımız düzenli bir spor alışkanlığı kazanabilmek.

  • Cesur, girişken olmak ve yeni şeyler öğrenmek:

Vücudumun en büyük özelliklerinden biri de neredeyse her şarta adapte olması.

“Yeni şeyler yapmadan farklı sonuçlar beklemem anlamsız. Bunun için de ilk adımı atabilmem; araştırmam, denemem ve öğrenmem çok önemli.”

  • Kendinizi ödüllendirmek:

“Sürecin hangi noktasında olursam olayım instagrama ve diğer insanların yorumlarına gerek duymadan kendim ve sağlığım ile gurur duyabilmeli, bunu zaman zaman kendimi şımartarak suçluluk hissetmeden kutlayabilmeliyim.

  • Süreklilik, sabır ve vazgeçmemek:

Bunun sonu olmayan bir süreç olduğunun bilincinde olmalı ve gerçek sonuçların zaman aldığını kabul ederek aksilikler çıktıkça onlara bahaneler değil, çözümler üretebilmeli, devam edebilmelisiniz.

Not: Görselde kullanılan hareketlerin her biri özellikle seçilmiş olup, programınızda bulunmalarını şiddetle öneriyorum. Ayrıca hatırlatırım ki hedefiniz ne olursa olsun ulaşmanın sihirli bir yolu hala yok.

Tek çıkar yol yukarıdakileri düzenli bir şekilde uygulamak, sizin için işe yarayan şeyleri belirlemek ve yapmaya devam etmek.

Hangi tuzu kullanmalı?

İnsanlık tarihi ve tüm hayatın devamlılığı adına oldukça önemli olan sofra tuzu, belki de en kritik elektrolit. Düzenli tüketimi yapılan her madde gibi hayatımızda büyük bir yere sahip. Bu da onu oldukça tartışmalı noktaya taşıyor.

Neden mi? Adım adım gidelim:

Tuz denen şeyin içinde neler var?

Tuz, sodyum ve klor’un dışında diğer 80 küsür minerali kaynağın cinsine göre eser miktarlarda içeren bir yapıya sahiptir.

Sağlıklı bireyler için günlük sodyum tüketiminin 2.3-2.6g. arasında olması önerilmektedir. Bu da (sodyum içeriğinin yüzdesine göre) kabaca günlük tuz tüketiminin 6-7 g. dan fazlasının uzun vadede sağlığa zarar vermeye başlayabileceği anlamına gelir.

Hangi tuz daha faydalı?

Türk gıda kodeksi ile ilgili bir yönetmelik belirtiyor ki; “Yeraltı kaynak ve kaya tuzlarında kuru maddede sodyum klorür miktarı en az % 97, diğer tuzlarda % 98 olmak zorundadır.”

Yani o çok faydalı olarak ifade edilen, pazarlanan tuzlar diğerlerinden yalnızca %2-3 oranında farklı ve bu farktan anlamlı bir fayda alabilmek için tüketmemiz gereken miktar da o kadar yüksek.

Örneğin, Himalaya tuzundaki %0.1 magnezyum içeriği göz önünde bulundurulduğunda 200-400 gram tuz yememiz gerekli ki günlük önerilen miktarı alabilelim! Bu söz konusu olmayacağı için; şu ya da bu tür tuzun içindeki ek mineral miktarı, diğer bir tür tuza göre daha üstün – besleyici – sağlıklı olduğunu ortaya koyamamakta.

Hangi tuzu almalı?

Tuzu daha sağlıklı kılan aslına bakarsanız ne içerdiği ya da rengi değil, ne içermediği.

Tuz ile ilgili asıl sorun, rafinasyon sürecinde tuzun gördüğü ısıl işlem ve topaklanmayı önleyici ek katkı maddeleri. Öte yandan ülkemizde üretilen ve rafine olmadığı için sağlıklı olduğu varsayılan deniz/kaynak/kaya tuzları için ise bir genel bir denetimsizlik ve kalitelerinde belirsizlik söz konusu.

Zira rafinasyon süresince tuzun yapısından ayrıştırılan faydalı olduğu kadar zararlı maddeler de mevcut. Aynısı Himalaya tuzları için de geçerli.

Yani tuzunuzu seçerken, büyük markaların bilindik ürünlerini tercih edin. Aksi takdirde adı konmuş miktarı belli bazı katkılardan kaçarken; ne idüğü belirsiz miktarları tanımsız katkılara yakalanıyor da olabilirsiniz.

Hangi Maden Suyunu Tercih Etmeli?

Ülkemiz su kaynakları açısından oldukça zengin. Maden suyu, yaz-kış, ama özellikle sıcak havalarda tüketimi artan bir içecek.

Maden suyunun faydaları say say bitmiyor tarzı yazılara-söylemlere de aşinayız.

  • Su-elektrolit dengesi
  • Asit-baz dengesinin korunması, hücre sağlığı
  • Kas ve sinir sistemleri, kemik ve diş sağlığının desteklenmesi
  • Sindirimin kolaylaşması, safra kesesi fonksiyonlarının uyarılması

bu faydalardan ilk aklımıza gelenleri.

Maden suyunun faydaları nereden geliyor?

Maden suyunun faydaları içerisindeki çeşitli bileşikler ve yoğun mineral kompozisyonundan gelmekte.

Maden suyu, içerdiği kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, bikarbonat, sülfat gibi bileşikler sayesinde ihtiyaçlarımıza uygun şekilde seçildiğinde beslenmemizde kolaylıkla fonksiyonel bir içecek olarak yer alabilir.

Yani maden suyu tercihi yaparken tadının ötesinde nasıl bir fayda almayı hedeflediğimiz ve ne kadar tüketeceğimiz de önemli. Zira tüm maden suları eşit değil.

Her maden suyu çıktığı kaynağın içeriğine bağlı farklı değerlere ve dolayısıyla da faydalara/dikkat edilmesi gereken noktalara sahip.


Hedefiniz ve sağlık ihtiyaçlarınız doğrultusunda sizin için ideali seçmeniz için içerikleri aşağıdaki görselde derledim:

Paylaşılan katyonlar için tüm değerler (mg/L) cinsinden, yani 200 ml bir şişede paylaşılan değerin 1/5’ini alıyorsunuz.

Seçim yaparken nelere dikkat etmeli?

Burada amacınız çok önemli; tercihinizi sağlık hedefinize göre yapmalısınız:

Amaç hareket ve terlemenin yoğun olduğu dönemlerde elektrolit dengesini korumak ya da düşük karb-keto tarzı bir beslenme sürecinde magnezyum ve sodyum desteği yapmak ise hemen her ürün uygun. (zira bu durumda kayba bağlı artan ihtiyaçtan ötürü sodyum içeriğinden/ tuzdan çok korkmanıza gerek yok.)


Eğer sıcak bir yaz gününde çok terlerim, tansiyonum düşer; tuz tüketmeyi de pek sevmiyorum, aman halsizleşmeyeyim/halsizleştim, hızlı toparlanayım diyorsanız:

  • Yüksek sodyumlu alternatifler ya da herhangi bir maden suyuna ekleyebileceğiniz tuz ile yapacağınız bir churchill iyi gelecektir.

Genel sağlık, sindirim desteği ve keyif için içiyorsanız:

  • Sodyum alımını çok abartmadan en yüksek magnezyumu alabileceğiniz ürünü hedeflemenizi öneririm.

Tansiyonum yüksek çıkar, ya da sodyum alımını azaltmam gereken bir sağlık sorunum var. Buna bağlı doktorum tuzu/turşuyu/maden suyunu azalt ya da kes dedi, diyorsanız:

  • Doktorunuza danışarak toplam sodyum/mineral değeri ve sertliği çok düşük doğal mineralli suları tercih etmeniz ve ikinci bir öneriye kadar tüketim miktarlarınızı minimal düzeyde tutmanız en sağlıklısı olacaktır.
  • En düşük sodyumlu marka ne derseniz; (7,68 mg/L) değere sahip bir doğal mineralli su seçeneği mevcut.

Doğal Aromalı? Yapay Tatlandırıcılı? Katkı İçermeyen?

Genel sağlık önerileri dahilinde basit şeker alımınızı, özellikle de içilebilir formda şeker alımının minimize edilmesi/azaltılması taraftarıyız.

Bu durum özellikle kan şekeri regülasyonu ve (ya da) açlık insülin seviyesi konusunda sıkıntılar yaşayan pre-diyabetik/ insülin dirençli/diyabetik kişilerde ekstra önem kazanıyor.


Yani sizin için çok elzem, vazgeçilemez bir lezzet değillerse, etikette soda, gazlı içeçek, aromalı mineralli su, “…….. içeceği” yazan ürünleri tercih etmek kötü bir fikir.


Daha sağlıklı/şekersiz olarak pazarlanan yapay tatlandırıcılı ürünler de özellikle yoğun bir tüketim söz konusu ise oldukça tartışmalı durumdalar.

Yine de beslenmenizde yapay tatlandırıcılara yer veriyor ve şekerli bir şeyler içmeden durmam çok zor diyorsanız Asesülfam K ve Suklaroz içeriğine sahip şekersiz maden suları bir opsiyon olarak karşımıza çıkıyor. Önerir miyim? derseniz hayır- Şekerden iyi midir? derseniz muhtemelen evet. cevabını alırsınız.


Gereksiz şeker/yapay tatlandırıcı alımını engellemek, kaş yaparken göz çıkarmamak için maden suyunuzu sade (aromasız) tercih etmek ya da en azından içerdiği yapay tatlandırıcının çeşit ve miktarına dair fikir sahibi olmak oldukça önemli.

Ek bir tat arıyorsanız tercih ettiğiniz doğal maden suyuna kendiniz limon-çilek gibi meyveler ya da nane, salatalık gibi yeşillikler ekleyerek aroma katmanız tatlandırıcı kullanımına elimizdeki doğal bir alternatif.


Önemli Not: Bu yazıda görseli/adı geçen herhangi bir marka ile herhangi ticari anlaşmam ya da işbirliğim yoktur. Bu yazı, önemli bir milli değerimiz olan maden suları adına bir halk sağlığı bilgilendirmesi yapmak amacıyla bağımsız diyetisyen kimliğimle yazılmış ve paylaşılan çeşitli marka/ürün görselleri verilen bilimsel bilgilere örnek göstermek amacıyla içeriğe eklenmiştir.