Ketojenik diyetimizde bir zaman geçti, keto gribini de atlattık ya da hiç yaşamadık; bir miktar kilo kaybı da oldu.
Şimdi aklımızda şu soru var: Acaba her şeyi doğru yaptım ve gerçekten de ketosis’de miyim?
Bu sorunun bir kısa cevabı, bir de uzun cevabı var.
Kısa cevap şu ki, yüksek ihtimalle evet. Fakat en küçük bir karb. ihlalinde (yeşil sebzeler de dahil) çıkıp bir süre sonra tekrar giriyor olacaksınız ve vücudunuz üretilen keton cisimlerini etkin şekilde kullanmayı tekrardan öğrenene kadar adaptasyon sürecek. Nitekim vücudunuz yıllardır ilk tercihi olarak kullandığı enerji sistemini bir gecede ansızın değiştirmez.
Bu kademeli bir süreçtir.
Yani temel enerji sistemi olarak glukoz yerine yağ asitlerini ve keton cisimlerini kullanmaya adapte olduğunuzda ve ketosis’de yeterince zaman geçirdiğinizde bunu zaten içten içe hissedeceksiniz – bileceksiniz.
Uzun cevap için ise kendinizde gözlemleyebileceğiniz bir kaç anahtar işaret şunlar:
Bol bol küçük tuvalete çıkmanız: Özellikle ilk 2 hafta adaptasyon aşamasında vücut dengesini bulana kadar sıvı kaybı yaşamanız gayet doğal. Bu sıvı kaybının aynı zamanda size ödemde ve tutulan genel su miktarında azalmaya bağlı hızlı bir incelme olarak dönmesi de bekleniyor.
Ağız kokusu: Nefesinizde bazen “meyvemsi” bir aseton kokusunun hissedilmesi.
İştah kontrolü: Açlığınızda ve atıştırma isteğinizde gözle görülür bir azalma ve porsiyonlarınızın küçülmesi- daha kolay doymanız ve daha geç acıkmanız. Canınızın artık şekerli şeyler çekmemeye başlaması.
Tebrikler, artık her iki saatte bir şekerli bişeyler -ara öğün-yemezseniz bayılacaksınız hissi diye bir şey yok.
Kendinizi gün boyu enerjik ve zinde hissetmeniz: Tükettiklerinizin içeriklerinden bağımsız olarak hissettiğiniz; oldukça dengeli – düzenli, dalgalanmalardan uzak yüksek bir enerji düzeyine sahip olmanız.
Zihinsel ve bilişsel fonksiyonlarda, özellikle de odaklanma yeteneğindeki artış: Genel bir “zihin açıklığı-berraklığı” ve kendini canlı hissetme durumu.
Kişisel vücut kimyanız ve devamlılığınız her diyet gibi bu beslenme düzenine de nasıl tepki verdiğinizi belirler.
Eğer bu beslenme şekline iyi bir şekilde uyum sağlayıp süreci devam ettirebilirseniz ciddi bir kilo kaybı elde etmeniz mümkün. Yine de bu diyet sizin için çok başarılı olacak diye bir kural yok.
Ketojenik beslenmeyi niye deneyeyim?
Keto bir artı/eksi tablosu yapıldığında göreceğiniz gibi; özellikle iştah kontrolü ve porsiyon takibi yapmakta zorluk yaşayan, sürdürülebilirlik açısından katı kural ve yasaklamalari daha uygulanabilir bulan kişiler için gayet iyi bir alternatif.
Bunun yanında yaz için bir kaç kilo versem iyi olacak düşüncesindeki genel sağlıklı popülasyon için zor ve yer yer kısıtlayıcı olarak tanımlanabilecek bir beslenme biçimi. Ek olarak ketosis dışında kalmak oldukça kolay. Dolayısıyla kaçamaklara pek olanak tanımayan bir beslenme tipi.
Eğer sağlık verileri, hayat şartları ve iç disiplininizin bu diyete uyum sağlayacağına inanıyorsanız ise ketojenik diyeti deneyebilirsiniz.
Ketojenik diyet niye popüler?
Yiyerek kilo vermenize imkan tanıması, özellikle Tip 2 Diyabet, insülin direnci ve hipertansiyon konusunda oldukça etkili bir tedavi aracı olması, iştah kontrolü ve enerji seviyelerinde artış sağlaması, bunu yaparken de kas kütlesini koruyucu etki gösteriyor olması popülerliğinin en büyük nedenlerinden.
Özellikle başlangıçta görülen hızlı ağırlık kaybı ketojenik beslenmeyi kozmetik amaçlı ağırlık yönetimi açısından da tercih edilen bir yaklaşım haline getiriyor. (İlk hafta sıvı kaybının da miktarına bağlı olarak toplam ağırlığınızdan 2 – 5 kg arası bir düşüş, ve devamında her hafta yarattığınız kalori açığının miktarına bağlı yağ kütlesinden ortalama 0.5 – 1 kg arası bir kayıp şaşırtıcı olmaz.)
Ketojenik diyetin riskleri:
Ketojenik beslenme tarzının uzun vadeli sağlık etkileri hala tartışma aşamasında.
Temelinde yağ ağırlıklı olup sağlıklı kompleks karbonhidrat kaynaklarının da hayattan çıkarılmasına dayanan bir beslenme olduğu için risk/fayda oranı tamamen uygulayan kişinin uygulama biçimi ve genetik yatkınlıkları – mevcut sağlık durumuna bağlı.
Bazı uzmanlar sağladığı kilo kaybı ve metabolik faydaların özellikle uzun vadede kronik hastalıkların yönetimi ve tedavisinde nihai çözüm olduğunun altını çizerken, kimileri de yatkın bireylerde görülebilen istenmeyen bir lipit profili/kolesterol değişimi ve bağırsak sağlığı konusundaki kaygıların bu olumlu etkileri gölgeleyebileceğinin ve risk faktörlerini arttırabileceğini belirtiyorlar.
Uzun vadede (özellikle yıllar) karbonhidrat grubunun neredeyse tamamen kesilmesinin nasıl sağlık sonuçları olacağını henüz tam anlamı ile bilmiyoruz/kestiremiyoruz. Dolayısıyla beslenmeyi uyguladığınızda, özellikle de uzun süre devam ettirecekseniz, bir noktada deneysel bir sürecin parçası oluyorsunuz.
Eğer bir böbrek, karaciğer veya kardiyovasküler rahatsızlığınız varsa bu diyet size göre olmayabilir. Konu hakkındaki kaliteli bilimsel veri miktarı arttıkça bu yaklaşımı destekleyen her alandan uzman doktor/araştırmacı sayısı artıyor. – Lütfen doktorunuza danışınız.)
Neden herkes ketojenik diyete yarın başlamamalı?
Bir diyetisyen ve yeme bozuklukları uzmanı olarak, herhangi bir gıda grubunun tamamen kısıtlanması benim için belirgin bir risk faktörüdür ve konuya temkinli yaklaşmama neden olur.
Her beslenme sisteminde olduğu gibi, ketojenik beslenme de kişiye özel planlanması ve hayata adapte edilebilmesi adına detaylı çalışma gerektiren bir yaklaşım. Yani yasaklı gıdaları öğrenip başlamanız belki sizi bir kaç gün götürebilir fakat uzun vadede sürdürülebilirliği sağlamak adına ciddi araştırma yapmanız ya da profesyonel destek almanız gerekli.
Tüm bu verilerin ışığında özetlemek gerekirse, keto kısa süreli olarak (3-6 ay)genel sağlık durumunuzun yol göstericiliği ışığında bir şans vermenizi önerdiğim fakat kalıcı olarak, hayatınızın sonuna kadar yapmanız konusunda henüz çekincelerimin olduğu, takip eden koruma sürecinin düşük karbonhidrat ağırlıklı yönetilmesini önerdiğim bir yaklaşım.
Genel bir sağlık kontrolünden geçin, fizik muayene yaptırın. Halihazırda şikayetleriniz varsa hekiminiz ile paylaşın ve en azından temel testleri içeren kan tahlilinizi yaptırın.
Kan tahlili genel sağlığınız ile ilgili pek çok kritik veri sağlayarak size detaylı bilgi verir ve uygulamak üzere olduğunuz/bir süredir uyguladığınız beslenme protokolünün size gerçekten ne kadar iyi geldiğini (ya da gelmediğini) somut bir şekilde kanıtları ile görmenizi sağlar.
Bir örnek ile açıklamakta fayda var; diyelim ki 6 aydır ketojenik besleniyorsunuz ve başlarken ailesel hiperkolesterolemi, insülin direnci ve tansiyon problemleriniz mevcuttu. Ketojenik beslenme ile birlikte tansiyon probleminiz çözüldü, eskisi kadar acıkmıyorsunuz, çok daha enerjiksiniz ve hedeflediğiniz kilo kaybını yaşadınız. İnsülin direnciniz çözüldü sanki. Şimdi ise aklınızdaki soru şu: o kadar yağı yedik, kolesterolden gitmeyiz inşallah?
İşte tam bu noktada kan tahlili özellikle risk grubunda olduğunuz göz önünde bulundurulduğunda size sürecin sağlığınızı nasıl etkilediğini objektif şekilde görebilme fırsatı sunar.
Elinizde başlangıç durumunuzu ve şimdiki durumunuzu karşılaştırabilecek veriler olmalı ki yaptıklarınızın artı ve eksilerini değerlendirme şansınız olsun. Herhangi bir hastalığınız olmasa ya da düzenli ilaç kullanmasanız dahi, bu adımı atlamayın.
Diyetisyeniniz – çalıştığınız uzman “başlangıç” halinizi bilmeli ki, ihtiyaçlarınız ekseninde doğru bir planlama yapabilsin. Herkes için doğru tek bir beslenme reçetesi olmadığı gibi herkesi farklı şekillerde etkileyen bir sürü değişken var. Bu yüzden uyguladığınız beslenme sistemi/diyetin sizin için “sağlıklı” olup olmadığını anlamanın yolu, analitik sağlık verilerinin periyodik aralıklarla karşılaştırmasından geçmekte.
Diyelim ki biri ile çalışmaya başladınız:
Eğer bu kişi yaşam ve beslenme biçiminize müdahale etmeden önce tahlil istemiyorsa… dikkat! (her ne kadar devlette diyetisyenlerin tahlil isteme yetkisi olmasa da yönlendirme ve değerlendirme önemli.)
Karşınızdaki kişinin/uzmanın tıbbi bulgularınızın işaret ettikleri konusunda tatmin edici bir bilgi sağlama açısından isteksiz/yetersiz olduğunu hissediyor ve sorularınıza cevap alamıyorsanız.. ikinci bir dikkat!
Eğer ola ki görüşmeden böyle bir his ile ayrıldıysanız ya da kafanızda soru işaretleri kaldı ise (özellikle de bir sağlık sorununuz varsa) o kişiyle çalışmayı ve beslenmenize dair tavsiyeler almayı bir daha düşünün derim.
Beslenme diğer tüm uzmanlık alanları ile derin ilişkilere sahip bir sağlık bilimidir; kilo alıp verme amaçlı ezberden diyet yazma, kalori sayma, bunu her fırsatta sosyal medyaya taşıma işi değildir.
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, en “beklentileri karşılayan” vücutlar ve yüzler bile çıplak* halleriyle görücüyle çıkmaya hazır değiller.
Herkes utanıyor; bir yerinden bir şeyinden.
Diri, fit gözükmeyen, hataları düzeltilmemiş her vücut parçası sosyal medyaya layık değil. …Ve medyada tüm gördüklerimiz bu cilalı vücut ve yüzler olduğu için de; kendi bedenimize bakıp ne kadar da “mükemmel olmadığımızı görmek” bize acı veriyor.
Kendimize kızıyoruz; keyifle, arkadaşlarla-aileyle geçirilmiş yenmiş içilmiş bir akşamın, atlanan bir spor gününün bile bize kalan tortusu pişmanlık oluyor.
Yazıktır.
Ne oldu herkese?
Ne olduğunu söyleyeyim: “Internet” olduk hep birlikte..
Ünlüyü ünsüzü bornozlu-atletli, #nofilter #nomakeup hashtag’i altında (ama estetik operasyonlu, gece gündüz bakım görmüş, spor salonlarında sabahlamış, kalıcı makyajlı, fotoğrafçı elinden çıkma dijital fotoğrafçılık harikası) yüz ve vücutlarıyla görüp doğallıklarına inanıyoruz.
İnanmayın.
Kendinize böylesine “mükemmelleştirilmiş” yüzleri vücutları hedef koyup harekete geçmek sizi sonu olmayan bir mutsuzluk yolculuğuna çıkarır, yapmayın. Hedeflerinizi gerçekçi tutun.
Vücudunuz; sadece seçimlerinizin ve çabalarınızın değil; genetik yapınızın, sağlığınızın, hayatınızın fiziki ve maddi koşullarının da eseri. Zaaflarınızın kara kutusu, kaçamaklarınızın itirafçısı bir düşman falan değil.
Herşeyimiz bu kadar farklıyken neden bedenlerimiz de öyle olmasın ki?
ağır bir öğünün üzerineaç hissediyor olsanız dahi bir şey yememek,
kalori saymak,
karbonhidrat/yağ gibi bazı temel besin gruplarını beslenmeden tamamen çıkarmak
telafi edici çeşitli kısıtlayıcı davranışları (aşırı spor, ilaç kullanımı, kusmak vb.)
uygulamak olabilir.
Eğer sizi rahatsız eden, sağlıksız olduğunu düşündüğünüz ama konu hakkında harekete geçmekten çekindiğiniz olumsuz düşünceler varsa ve bunları dindirmek için istemeden de olsa kendinizi “uygulamak zorunda” hissettiğiniz bazı beslenme ve spor alışkanlıkları-davranışları geliştirdiyseniz:
Nasıl gözüküyor ve hissediyor olursanız olun, bu kontrol hissinin size sağladığı “artılardan” taviz vermeyi denemelisiniz ki bu döngüden çıkarak bedeninizi ve zihninizi özgürleştirecek sağlıklı adımları atmaya başlayabilin.
Hadi bir düşünün:
Kontrol sizin için ne demek? Kimisi için neden “ağır” bir öğünü hafif bir öğün ile “dengelemek” oldukça sağlıklı olarak algılanırken kimisi için bu durum neden ciddi bir atak tetikleyicisi olabiliyor?
Aralıklı oruç ya da nam-ı diğer intermittent fasting, prensipte ne yiyeceğinize karışmaz, yalnızca saatleri kontrol eder. Yani teknik olarak yeme periyodunuzda istediğinizi, istediğiniz kadar yiyebilirsiniz.
Fakat eğer olayı bir adım ileri taşımak istiyorsanız bu sistemi uyumlu bir “diyet-sağlıklı beslenme sistemi/prensibi” ile kombine etmenizde fayda olduğunu düşünüyorum.
Nasıl yapacağız?
Eğer bu işi sağlıklı, kolay ve keyifli bir şekilde yapacaksanız, az öğün yapma eğilimde olduğumuz bu sistemde öğünleri besleyici tutmak durumundayız.
“Nasılsa saatlerce yemiyorum!” diyerek yüksek karbonhidrat içerikli gıdalara, tatlılara yüklenirseniz o iş yürümez; bir süreliğine anlık motivasyon ve gaz ile kalori sayım usulü devam edebilseniz dahi uzun vadede kendinize zarar verirsiniz.
İşin sırrı ne?
İşin sırrı = doğru zaman yönetimi + ihtiyaçlarınızı karşılayan kaliteli öğünler.
Anlayacağınız, yapacağınız az sayıdaki öğün(ler) gündelik ihtiyaçlarımızı karşılayabilmeli; yani yeterli miktarlardaki protein, yağ, yeşillik ve elektrolitleri (özellikle tuz, magnezyum ve potasyum) alabilmeliyiz. Bunun için de günlük ihtiyaçlarınıza göre doğru planlanmış bir düşük karbonhidratlı diyet ya da ketojenik diyet aralıklı orucunuza fevkalade uyum sağlayacaktır.
Aralıklı oruç, beslenme düzeninde planlı ve sürdürülebilir açlık periyotları oluşturmak üzerine kurulu yeni nesil beslenme protokollerini tanımlamak için kullanılan bir genel tabirdir.
Gıdaya ulaşımımızın göreceli/dönemsel olarak zor olduğu uzak insanlık tarihi boyunca hayatta kalabilmek için bilinçsizce de olsa uygulamak zorunda kaldığımız, bu nedenle de genlerimizde olan fakat yüksek enerjili besinlere erişimimiz kolaylaştıkça unutmaya başladığımız bir yaklaşım olup güncel beslenme düzenlerinde kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır.
Sağlık faydaları ve ağırlık yönetimi konusunda etkinliği pek çok güncel çalışmaya konu olan bu trend sistem, akşam 8`den sonra bir şey yemek yok`çudiyetisyenlerin farkına varmadan yıllarca kullandıkları bir kısıtlamanın sistematik hale getirilmiş şekli desek çok yanlış olmaz.
Çalışma mekanizması, en anlaşılabilir haliyle günün yemek yenilebilen ve yenilemeyen periyotlara ayrılması ile ortaya çıkan beslenme düzeninin sürdürülmesine dayanmaktadır.
Neden işe yarıyor?
Günü yemek yenebilen ve yenmeyen parçalara ayırmak, kişiye beslenme alışkanlıklarını yönetmek ve özellikle de gereksiz atıştırmanın önüne geçme ve öğünlerini düzenleme konusunda katı ama bir o kadar da basit bir altyapı sağlar.
Eğer temel probleminiz çok öğünlü beslenme yaklaşımlarının rutin hayata uyarlanabilirliğindeki zorluk ve bir şeylere hayır demenizi sağlayacak katı bir kontrol mekanizmasının eksikliği ise, aralıklı oruç sistemi sizin için işe yarayabilir.
Farklı uygulama şekilleri
Aralıklı oruç diyetinin kabul gören ve farklı amaçlar doğrultusunda kullanılan çeşitli protokolleri olmakla birlikte, en sık kullanılanlar:
5:2 (Haftanın 5 günü serbest, 2 gün çok düşük kalorili beslenmek)
Yaklaşımları olup, aralıklı oruç denildiğinde genellikle ilk akla gelen/standart olarak kabul edilen ve literatürde en çok yer bulmuş olanı 16:8`dir.
Her zaman daha az ya da daha kısıtlı daha iyi anlamına gelmediği gibi, her kişi için ideal saat aralığı ve beslenme düzeni de farklılık gösterecektir. Bu protokollerin kombinasyonları da ihtiyaç halinde kullanılabilirler.
Yani özetle, her bir yaklaşımın farklı artı ve eksileri olduğu düşünüldüğünde kısa ve uzun dönem amaçlarınıza ve sağlığınıza en çok uyanı belirlemek durumundayız.
Bu nedenle eğer bir yerden başlayacaksanız uygulanabilirliği ve sürdürülebilirliği en kolay olan ve üzerine en çok çalışılmış olan 16:8 ile başlamanızı öneririm.
Yapmak için neler lazım?
Teknik olarak biraz planlama ve azim dışında hiç bir ekstraya ihtiyacınız yok.
Hangi aralıkta besleneceğiz tamamen size; iş ve sosyal hayatınıza kalmış.
Temel mantığımız uyku ile bir sürelik açlığı birleştirmek. Bunun için kahvaltı ya da akşam yemeğini iptal edilebilir, ya da saatleri ihtiyaçlar doğrultusunda ileri/geri çekebilirsiniz.
Peki nereden başlayalım?
Bir sağlık değerlendirmesi ile başlayın; uzun süreli aç kalmaya engel bir sağlık sorununuz olmadığına emin olun. (Sistematik açlık doğru kullanılırsa çok faydalı bir araca dönüşebilir.)
Öğünlerinizin içeriğini değiştirmeden bile, (ki genelde önerilmez, düşük karbonhidrat diyeti uzun süreli enerjik bir tokluk sağlayacağı ve temel besin öğelerini almanızı sağlayacağı için için aralıklı oruç ile el ele gider.) doğrudan saat planlaması yaparak sistemi hemen şimdi uygulamaya başlayabilirsiniz.
İşi ya da hayat tarzı gereği yüksek enerji harcaması olan bireyler
Gastrit, reflü gibi uzun süreli açlıklar ile tetiklenme ihtimali olan sindirim problemlerine sahip bireyler
Uzmanlar arasında kimin yapıp yapamayacağına dair tartışmalı görüşler olmakla beraber, her beslenme sisteminde olduğu gibi uygularken doktor/uzman kontrolünde olmak iyi bir fikir olacaktır.
16 saat asla aç kalamam, delilik:
Daha kısa bir saat aralığı ile; örneğin 10 saatlik açlık ile başlayın, her hafta düzenli olarak +1 saat ekleyerek işi 16 – 18 saatlik açlık bandına kadar süreciyavaş yavaş taşıyın. Kendinize alışma fırsatı tanıyın.
Özetle Aralıklı Oruç Diyeti
Basit bir yaklaşım gibi gözükse de arkasında oldukça bilimsel bir altyapı bulunduran ve üzerine ciddi çalışmalar yapılan bu sistem özellikle potansiyel sağlık faydaları incelendiğinde oldukça karmaşıklaşmaya başlıyor.
Yani gözü kapalı şekilde şöyle bir şey varmış, bir ara deneyelim`in ötesinde araştırılması, okunması, destek alınması gereken bir konu.
Spora başlamak için o havalı taytı giymeniz, iyi hissetmek için terfi almanız; hayalini kurduğunuz dans kursuna yazılmak için kilo vermeyi beklemeniz gerekmiyor!
Sağlıklı beslenmeye başlamak için de illa günlerden pazartesi, ay başı, yıl dönümü ya da kız kardeşinizin düğününe 1 ay kalmış olması şart değil. Bu tarz dış kaynaklı motivasyonlar sizi anlık olarak harekete geçirirler fakat uzun vadede sürdürülebilir değildirler.
Devam ettirebilmek için içsel bir motivasyona-enerjiye ihtiyaç var.
Peki bu enerji nereden, nasıl gelecek?
Şimdi başlayarak. Şu an. Hemen.
Kahvaltıda ve öğlen yemeğinde ne yemiş olursanız olun; birazdan yiyeceğiniz şeye alıcı gözüyle bir bakın.
Aç mısınız gerçekten? Çok mu özlemiştiniz o şeyi, uzun zamandır hasret mi kalmıştınız birbirinize?
Değilseniz yemeyin. Sırf ikram edildi diye içmeyin.
Ayıp olmaz, ziyan olmaz!
Sağlıklı beslenmeye adım atmak için illa bir diyetisyene gidiyor olmanız, spora ya da kategorik bir diyete başlamanız, dolabınızın doğru gıdalarla dolu olması gerekmez. Toksanız, aynı şeyi daha dün yemişseniz, öğün atlamadığınız halde eliniz, ağzınıza götürmek için bir şeylere gidiyorsa… Gelsin farkındalık!
“Şu an itibariyle sağlıklı beslenmeye başlıyorum, yemeyeceğim seni!” Deyin, yemeyin içmeyin. (Vücudunuzun istediği de o değildi, hiç olmamıştı zaten.)
Sizin doğru diyetiniz belki zaten çok yediğiniz şeyleri azaltma/toksanız daha da yememe diyetidir, kim bilir..
Merhaba, Yks’nin açıklanması ile birlikte tercihler konusunda bolca soru almaya başladım, bu nedenle beslenme yazmayı düşünen geleceğin diyetisyen adayları için tecrübelerimi ve kişisel düşüncelerimi kısa da olsa paylaşmak istiyorum.
Tıpkı her meslekte olduğu gibi beslenmenin de açılan bölüm sayısı ve kontrolsüz kontenjan artışından ciddi anlamda olumsuz etkilendiğini düşünüyorum. Aynı zamanda bölümün tercih sıralamaları/taban puanları da abartılı seviyelerde gerilemiş durumda.
Bu da mezun sayısında ciddi bir artış ve sağlık alanında istenmeyen bir mesleki rekabet demek. Zaman içerisinde diyetisyenlere olan talep artmış olabilir ama o kadar çok mezun var ve meslek, ilgili-ilgisiz o kadar çok kişi tarafından yapılmakta ki iş imkanları konusunda oldukça kötü bir dönemdeyiz. İş İmkanları?
Açık konuşmak gerekirse yeni bir mezunun bir tanıdık-amca/dayı ilişkisi olmadan eli yüzü düzgün bir hastanede-tıp merkezinde rahatça iş bulabilmesi artık zor. Yani işe alımlar torpil gölgesinde, kariyer gelişimi de kısıtlı. Uzmanlaşma için formal bir yönlendirme mevcut değil. Devlet desteği yok, sağlık bakanlığı mesleği ya da diyetisyeni korumak adına pek etkin değil. “Standart” bir yeni mezun olarak kendi ofisinizi açmak ya da kaçak-göçek online diyet yapmak şu anki temel iş imkanları.
Peki ya Yurtdışı?
Diplomanız her ne kadar yurtdışında geçerli olsa da diyetetik çoğu ülkede saygın bir sağlık bilimi olduğu için sıkı kontrol altında; çalışabilmek için ek gereksinimler ve sertifikasyona ihtiyaç duyuyorsunuz. Yani yurtdışında mesleğinizi hakkını vererek yapabilecek konuma gelmeniz oldukça zor-masraflı.
Hep kötü mü?
Kesinlikle değil. Diğer meslek gruplarına göre çalışma imkanı kısıtlı olmasına rağmen çalışma şartları oldukça kaliteli.
Eğer kendinizi düzenli olarak geliştirir ve işinizi severek yaparsanız kalabalıktan sıyrılmanız ve oldukça başarılı olmanız (ki burada başarının ne olduğunu da tanımlamak önemli, şaşırtıcı olmaz.
Alana gerçekten ilgiliyseniz; çalışma koşullarını gözden geçirmiş ve kendinizi o işi keyifle yapıyor olarak görüyorsanız; biyoloji, kimya bilimleri ile aranız iyiyse ve insan ilişkileriniz güçlü ise; okumayı, öğrenmeyi, dinlemeyi, bilgilendirmeyi seviyorsanız neden olmasın.
İnsanlık tarihi ve tüm hayatın devamlılığı adına oldukça önemli olan sofra tuzu, belki de en kritik elektrolit. Düzenli tüketimi yapılan her madde gibi hayatımızda büyük bir yere sahip. Bu da onu oldukça tartışmalı noktaya taşıyor.
Neden mi? Adım adım gidelim:
Tuz denen şeyin içinde neler var?
Tuz, sodyum ve klor’un dışında diğer 80 küsür minerali kaynağın cinsine göre eser miktarlarda içeren bir yapıya sahiptir.
Sağlıklı bireyler için günlük sodyum tüketiminin 2.3-2.6g. arasında olması önerilmektedir. Bu da (sodyum içeriğinin yüzdesine göre) kabaca günlük tuz tüketiminin 6-7 g. dan fazlasının uzun vadede sağlığa zarar vermeye başlayabileceği anlamına gelir.
Hangi tuz daha faydalı?
Türk gıda kodeksi ile ilgili bir yönetmelik belirtiyor ki; “Yeraltı kaynak ve kaya tuzlarında kuru maddede sodyum klorür miktarı en az % 97, diğer tuzlarda % 98 olmak zorundadır.”
Yani o çok faydalı olarak ifade edilen, pazarlanan tuzlar diğerlerinden yalnızca %2-3 oranında farklı ve bu farktan anlamlı bir fayda alabilmek için tüketmemiz gereken miktar da o kadar yüksek.
Örneğin, Himalaya tuzundaki %0.1 magnezyum içeriği göz önünde bulundurulduğunda 200-400 gram tuz yememiz gerekli ki günlük önerilen miktarı alabilelim! Bu söz konusu olmayacağı için; şu ya da bu tür tuzun içindeki ek mineral miktarı, diğer bir tür tuza göre daha üstün – besleyici – sağlıklı olduğunu ortaya koyamamakta.
Hangi tuzu almalı?
Tuzu daha sağlıklı kılan aslına bakarsanız ne içerdiği ya da rengi değil, ne içermediği.
Tuz ile ilgili asıl sorun, rafinasyon sürecinde tuzun gördüğü ısıl işlem ve topaklanmayı önleyici ek katkı maddeleri. Öte yandan ülkemizde üretilen ve rafine olmadığı için sağlıklı olduğu varsayılan deniz/kaynak/kaya tuzları için ise bir genel bir denetimsizlik ve kalitelerinde belirsizlik söz konusu.
Zira rafinasyon süresince tuzun yapısından ayrıştırılan faydalı olduğu kadar zararlı maddeler de mevcut. Aynısı Himalaya tuzları için de geçerli.
Yani tuzunuzu seçerken, büyük markaların bilindik ürünlerini tercih edin. Aksi takdirde adı konmuş miktarı belli bazı katkılardan kaçarken; ne idüğü belirsiz miktarları tanımsız katkılara yakalanıyor da olabilirsiniz.